Müverrihûn Mikâil Bayram

İRİN KÜPÜ PATLADI

İRİN KÜPÜ PATLADI  İktibas Dergisi, Cemal Çağlak

Allah’tan gelen emirleri safsatalarla bulandırmak ya da o hükümleri zamanın gerisinde kalmış gibi lanse etmek küfürdürBahsettiğimiz sapma yollarıyla oluşturulmuş akide, düşünce ve eyleme yöneliş yönüyle felce uğramış bir hayat tarzı meydana getirir. Bu anlayışlarla yoğrulmuş insanlık, ziyana uğramış bir yeryüzü oluşturduğu gibi, heba edilmiş bir ahiret hayatıyla da karşılaşacaktır. Bu yüzden tasavvufun bizi ne hale getirdiği ile ilgili ele alacağım konu sadece Türk toplumuna mahsus kalmayıp ünü dünya ile kucaklaşan Mevlana ekolünün Kuran’a muhalif anlayışlarını işleme amaçlı olacaktır.

Pek az insanın daha önceden bildiği ancak büyük bir kesimin “Ceviz Kabuğu” adlı programla haberdar olduğu Mevlana gerçeği toplumu büyük bir şaşkınlığa uğrattıBu tepki, halkın, eserini okumadan sahiplendiği Mevlana’yı ne derece kutsallaştırdığını göstermektedir. Türk toplumunun genel anlayışında araştırmadan sevme ve düşman olma gibi nahoş bir yaklaşım vardır. Bu toplum dinini sever ama mahiyetini bilmez, Mevlana’yı sever ama onunda eserlerini okumaz. Hatta bunların çoğu Mesnevi adlı bir eserin var olduğunu belki de Hulki Cevizoğlu’nun programı sayesinde öğrenmiştir. Hulki Cevizoğlu, Mevlana ile ilgili iki program yaptı. Tartışılması büyük sıkıntılar ortaya çıkaracak olan bu konunu ilkinde Mikail Bayram’ınMevlana ile ilgili sözleri büyük şaşkınlık meydana getirdi. Bu şaşkınlığa uğrayanlardan birisi de Hulki Cevizoğlu idi. Ancak ikinci programda Mesnevi gerçeği ile Hulki Cevizoğlu da tanışmış olacak ki tiksinti oluşturan pornoğrafik ifadeleri müşahade ettikten sonra Mevlana’yı koyacağı yere koydu. Programın en can alıcı ifadesi ise Mevlana’yı savunmak için yayına bağlananlara, Cevizoğlu’nun “Allah’ın peygamberi Muhammed’i bu kadar savunamadınız ama…” anlamındaki sözleriydi.

Program iki boyut oluşturdu. BirincisiMevlana’nın eserlerindeki ahlak dışı örneklerikincisionun bir Moğol ajanı olarak gösterdiği faaliyetlerdi. Programı takip eden günlerde devlet ve millet işbirliği ile Mikail Bayram hocaya olmadık haksız saldırılar yapıldı. Gerçekten Cevizoğlu, çıkışında haklıydıNe devlet ne de millet Mevlana’yı koruduğu kadar peygamberini ve yolunu korumadı. Konya’da mahalli gazete ve televizyonlar Mikail Bayram’a ateş püskürürken belediye başkanı, vali ve rektör aynı kınama ve tehdit dolu ifadelerle bu kervana katıldılar. Hiç kimse aklı selim bir tavır alarak hocanın çalışmalarındaki bulgularını bilimsellik açısından incelemeye yeltenmedi. Halkın bu tavrı bir garabettir. Peki toplumun okuyan ve yönetici olmuş diğer üçlüsünün tavırlarına ne demelidir? İnsan hiç değilse bunların gerçek olup olmadığını merak eder de Mesnevi’den iki sayfa karıştırır ve tavrını ona göre belirler. Maalesef her defasında karşımızda bulduğumuz tavır budur.

Programdaki iddialar toplum için çok sarsıcı gelebilirAncak Kur’an’daki nezih ifadelerle asla bağdaşmayacak cümleleri içeren Mesnevi Allah’ın kitabına bir isyan ve bu kitabı yazan Mevlana da ilahlığını ilan etmiş sahte bir peygamberdir. Bu bir bilinçsizliğin eseri olamaz. Hele hele Selçuklu sultanlarını ve vezirlerini parmağında oynatacak kadar stratejiyi biliyorsa… Yazımın ilerleyen kısmında bu konu üzerinde duracağım. Kendisini ortaya koyuş şekliyle ilahlaşmış ve Allah’ın ayetlerine karşı nazire oluşturmuş bu insanın eserlerini halkımız okumadığından dolayı onu şifaen tanımaktadırlar. Mevcut kaynaklar ve sistem Mevlana’yı hoşgörü, diyalog ve bir gönül insanı olarak tanıtmakta, dünya malına ve makamına önem vermeyen bir derviş portresi çizmektedirler. Sonradan gelenler ise onu İslam’ı Türk usulü yorumlayan bir reformist ya da liberal kafalı aydın tiplemesiyle tanımlamaktadırlar. Bakınız M. Kemal bu konuda ne demektedir:

Gazi de memnundu. Mevlevihanedan ayrıldıktan sonra beni imtihan etmek tarafını saklayarak sanki kendisi öğrenmek istermiş gibi bir eda ile sordu:

-Bu Mevlana nasıl adamdır?

-pek iyi bilmiyorum ama, dedim; her halde çok büyük bir adam olacak ki musiki, şiir, raks gibi dincilerin hoş görmedikleri şeyi tarikatine ayin ve esas yapmış. Bana, yeşil kubbesinin sivriliği bile göklerden bir şey tırmalıyor gibi gelir.

Neşeli neşeli gülüyor.

-Ben onun ne liberal kafalı bir şair olduğunu bildiğim için “huzuruna kupkuru girilmez” dedim, birkaç kadeh çekip de girdim.1

Bu öğütçü babanın zihinlerde uyandırabileceği tasavvurlar sınırlandırılamaz. Okuyucularımdan özür dileyerek söylüyorum; eşek ve kadının sapık ilişkisi²hamamda düzülen adamın hikayesi³kadınlar vaazına çarşaf giyerek giden adamın sarkıntılıkları 4 gibi bir çok pisliği ayrıntılı olarak Mesnevi’de görebiliriz. Bütün bu iğrençliklerin nasihat amaçlı olduğunu savunanlara ise kötünün, ahlaksızlığın emsal olamayacağını söylemekle yetinebiliriz. Ceviz Kabuğu adlı programda bunlar ayrıntılı olarak okundu. Eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan utancından dolayı bu cümleleri okumaktan kaçındı. Ancak DSP milletvekili Gaffar Yakın kötünün emsal olacağını ispat edercesine eşekle kadının bir araya gelerek yaptığı kabak yemeklerini (!) kendince tefsir etti.

Bahsettiklerimizden daha kötüsü de içinden bin bir çeşit pis koku yükselen bu kitabı, Mevlana’nın Allah katından inmiş gibi tanımlamasıdır.Mesnevisi’nin birinci cildinde yer alan önsözde “Bu Allah katındandır. Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz” sözleri aslında Kur’an’ı tanımlayan ayetler olmakla beraber Mevlana bu ayetleri kendi kitabını kutsamaktakullanmaktadır. Şüphesiz işlediği bu zulmün hesabını Allah’a verecektir. O kadar pornografik hikayeyi din hesabına takdim edip üstelik bunların Allah katından olduğunu söylemek şirk değil midir? Kendi zamanında Mesnevi’nin mahiyeti ile ilgili tartışmaya ne cevap verdiğine Menakıb’ul Arifi’nde yer alan ifadeleri ile bakalım:

Bir gün Sultan Veled buyurdu ki: dostlardan biri babama şikayette bulundu ve alimler Mesnevi’ye neden Kur’an diyorlar diye benimle bahse girişti. Ben de Kur’an’ın tefsiridir dedim, deyince; babam bir lahza susup sonra a sersem dedi, niçin olmasın? A eşek niçin olmasın? A orospu kardeşi niçin olmasın? Peygamberlerle velilerin harfi zarflarında tanrı sırlarının nurlarından başka bir şey yoktur.5

Bu ağzı küfürle dolu sahte peygamber asırlardır insanlığa sembol olarak tanıtılmıştır. Hem de bir takım güçlerce evrensel insan statüsü kazandırılmış, Unesco’ya reklamı yaptırılmıştır. Peygamberimiz hiçbir zaman emperyalizmin kullanma klavuzu olan bu insan kadar gündeme getirilmemiştir. Biz yine Mesnevi’nin Allah katından olduğu iddiasına Kur’an’ın verdiği cevabı bildirelim:

“Allah’a karşı yalan uydurandan ya da kendisine bir şey vahye dilmemişken “bana vahyolundu” diyenden ve “ben de Allah’ın indirdiği gibi indireceğim!” diyenden daha zalim kim olabilir. O zalimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış: “haydi canlarınızı çıkarın, Allah’a gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü bugün alçaklık azabıyla cezalandırılacaksınız.!” Onların halini bir görsen! 6

Mevlana ile alakalı bir başka olayı da açıkladıktan sonra onun ajanlığı ile ilgili konuya geçeceğim. Selçuklu devrindeki bir işret ve eğlence aleminde bulunan Mevlana ile ilgili bir hadiseyi okuyucuların yorumuna bırakıyorum:

Vezir Ziyaeddin’in hanında tavus adında harp çalan bir hanım vardı. Sesi de çok tatlı ve gönül okşayıcıydı. Gönül kapıcı ve benzeri az bulunur bir kadındı. Saz çalmasındaki maharetinden ötürü bütün aşıklar onun esiri olmuşlardı. Tesadüfen bir gün Mevlana hazretleri o hana girip tavus hanımın odasının karşısına oturdu. O sırada tavus-ı çengi cilve yaparak Mevlana’nın huzuruna gelip baş koydu, sazını Mevlana’nın eteğine vurup onu kendi hücresine davet etti. Mevlana Hazretleri icabet buyurup sabahın erken saatlerinden ta akşam namazına kadar onun odasında namaz ve niyazla meşgul oldu. Mübarek sarığından bir gez miktarı kesip tavus hanıma verdi. Cariyelerine de kırmızı dinarlar bağışlayarak oradan hareket etti.

Görülüyor ki Mevlana ne yaparsa yapsın hikmet olarak kabul edilmekte, insanları eğlendirmekle meşhur olan bir kadının odasında geçirdiği saatler te’vil edilerek fuhuştan keramet çıkarılmaktadır. Ne yazık ki yanlışları zorlamayla te’vil ederek oluşturulan din anlayışı uyanma yerine uyuşmayı körüklemiştir. Bu şekilde düşünce sarhoşluğuna uğramış insanların yaşadığı toplumda, emperyalizm ve zalim iktidarlar hiçbir zaman zarar görmemişlerdir. Dini sadece vicdan meselesi haline getiren bu tür yaklaşımlar emperyalizm yada müstekbirler tarafından koruma altına alınmıştır. Bu uydurma dinin müntesipleri de kendilerini koruyanlara karşı her zaman itaatkar davranmışlardır.

 Mekke dönemine bir göz atarsak hayata karışmayan dinin nasıl zarar görmediğini görürüz. Varaka b. Nevfel’in putperestliğe karşı olduğunun bilinmesine rağmen Mekke rejimi ona karşı katı bir düşmanlık beslememişti. Çünkü Varaka’nın tahrifata uğramış dini hayata müdahale etmekten uzaktı. Vicdana hapsedilmiş bir din oluşu ona dokunulmazlık sağlıyordu. Ancak Rasulullah’ın yaptığı çağrı aynı merhameti göremedi. Vicdanda şekillenen inanışın hayata müdahalesi emrediliyordu. Bu müdahale de emperyalist ve zorba anlayışı çileden çıkarıyor, bitmez tükenmez saldırıların başlamasına sebep oluyordu. Demek ki elçinin çağrısı zorbaların işine gelmiyordu. Allah’ın indirdiği din ikiyüzlü değildir. Eğer ikiyüzlü kullanılıyorsa O da Allah’ın dini değildir. Yani din iki tarafı razı etmediği gibi toplumu da hak ve batıl olarak ikiye ayırır. Bu Kur’an’ın Furkan olma özelliğidir. Ne var ki Mevlana tarafından yorumlanan yahut uydurulan dinde vahiy karşıtı ifadeler sürekli öne çıkar. İslam’da herkese sevgi besleme ve her batılı kabullenmek gibi bir hadise yoktur. Fakat Mevlana’da hepsi onaylanır. Bu yüzden de emperyalizmin teşviki ile her zaman gündemde tutulur. Çünkü emperyalizmin geri kalmış toplumlara sızma kanalı, hoşgörü yada hümanizm aldatmacalarıdır. Moğolların bu durumdan ne kadar istifade ettiğini göreceğiz. Birilerinin dirisinden yararlandığı Mevlana’nın daha sonraları ruhaniyetinden de faydalanıldıNihayet M. Kemal’in bile medeni bir toplumda insanların ölülerden yardım beklemesini affedilmez bir hata olarak beyan ettiğini biliyoruz. Müslüman olarak bu söze katılıyoruz. Ancak M. Kemal’in bile tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununa muhalefet ederek Mevlana dergahını müze haline getirmiş, devrimlerine zarar verecek ayaklanmaların önünü kesmek için Mevlana’nın ölüsünden yardım beklemiştir.
Konya’ya her gelişinde Mevlana’nın türbesini ziyaret eden Atatürk, beşinci gelişleri olan 21 Mart 1923’te türbede saatlerce meşgul olarak sema törenini seyretmiş, bu kültür ve sanat ocağının ileride çok güzel bir müze olabileceğini daha o günlerde düşünmüştü. Bir yıl sonra tekke hakkındaki kanun B.M.M.’den çıkmıştı. Atatürk Mevlana dergahını müze haline getirilmesi fikrini ortaya atmış, Konya milletvekillerinin fikrini almış, eşyayı tesbit ettirmek üzere M.E.B.’den üç kişilik bir heyeti de Konya’ya göndermiştir. O günlerde müze olarak açıldığı zaman halkın buraya akın edeceği endişesini ortaya atan M.E bakanı Vasıf Çınar’a Atatürk kesin olarak şu emri vermişti: “İyi ya! Ben de onu istiyorum Mevlana’yı her ziyaret edeni irticanın kucağından kurtarır, inkılaba ve vicdan hürriyetinin safına kazanırız.” 7

M. Kemal tekke ve zaviyeleri kapamasına rağmen Mevlana’dan vazgeçmemiş inkılaplarını uygulamak için onun felsefesinden faydalanmıştır. Daha önce içkili bir vaziyette Mevlana türbesini ziyaret ettiğinde Mevlana’yı hangi noktada takdir ettiğini biliyoruz. Mevlana’nın ruhaniyeti rahatsız oldu mu bilemem amaM. Kemal’in oraya içkili olarak gelmesini umarım ki Mevleviler ve diğer Müslümanlar pek yadırgamazlar. Burada kabahat varsa o da Mevlana’ya aittir.İnsan “Ne olursan ol yine gel” demeden önce bir parça düşünür de öyle konuşur.

Şimdi cumhuriyet hatıralarından daha geriye giderek Selçuklu- Moğol kavgasında ajanlık yaptığı söylenen Mevlana’nın durumunu inceleyelim. Mikail Bayram’ın ortaya attığı bu görüş Ceviz Kabuğu programıyla güncelleşti. Şimdi bu konuya ışık tutmak için tarihi kaynaklara yönelmek gerekmektedir. Mevlana ve ailesinin yaşantısı bu konuda oldukça ilginç bilgiler vermektedir.

Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled ve Fahreddin Razi düşünce yönüyle birbirlerine zıttı. Fahreddin Razi’nin Bahaeddin Veled’i Harizmşah’a şikayet ettiği ve onun da bundan incinerek oraları terk ettiği söylenir. Bazı kaynaklarda ise bu göçün sebebinin Moğol istilası olduğu anlatılmaktadır. 
Esasen tasavvuf ehline iyi bakmayan ve bunların Harizmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin Razi, Bahaeddin Veled’in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harizmşah’a gammazladı. Bahaeddin Veled’in de gönlü Harizmşah’tan incindi ve Belh’i terk etti. Ancak araştırıcılar Bahaeddin Veled’in Belh’den göç etmesine sebep olarak Moğol istilasını gösterirler
.8

Bahaeddin Veled’in Moğolların istila haberini ne şekilde aldığı bilinmemekle beraber iki düşüncenin kapıştığı bir ortamda karşıt düşünceyle iktidarın koalisyonu neticesinde oradan ayrılışı mantıklı görünmektedir. Ancak daha sonraları Harizm’e duyulan bu kin kendisinde ve Mevlana’da ortaya çıkacak ve Moğolları Allah’ın askerleri olarak tanımlayacaktır. Şüphesiz Bahaeddin Veled ve Harizmşah sürtüşmesi Mevlana’yı Moğol sempatizanı haline getirmiştir.

Bahaeddin Veled Belhlilerden incindi; o zevalsiz saltanat sahibinin gönlü kırıldı
Hemencecik tanrıdan, ey kutupların padişahlar padişahı tek er diye hitap geldi
Dendi ki: bu topluluk seni incitti; senin tertemiz gönlünü kırdı ya. Sen de çık bu düşmanların içinden de onlara azab göndereyim, belalarını vereyim… O daha yoldayken haber geldi; o sırrın eseri belirdi. 
Tatar, o bölgelere hücum etmiş İslam askeri bozguna uğramıştı
Belh’i almışlar, o topluluktan hadsiz hesapsız bir çok kişiyi ağlata inlete öldürmüşlerdi.
Büyük şehirleri yakıp yıkmışlardı. Tanrının bin türlü azabı vardır .9

Sülale boyu Allah’tan kendilerine haberlerin geldiğini iddia eden Bahaeddin Veled Belh’i terk eder terk etmez Allah onun intikamını Harizmşah’tan almıştır. Ancak daha sonra hac yaparak Anadolu’ya gelen ve önce Karaman’da sonra Konya’da yerleşen bu zata bütün halkın ve idarenin iyi davranmasına rağmen Allah’ın askeri olan Moğollar bu halka niçin saldırmıştı bilinmez. Haydi, diyelim ki Harizmşah Mevlana’nın babasını üzmüştü ve belayı bulmuştu. Kendisini ve babasını üzmeyen Selçuklu Devleti’nin günahı neydi?

Bahaeddin Veled öldükten sonra Seyyid Burhaneddin halife oldu. Mevlana bir müddet bu zatın terbiyesinde yetişti. Seyyid Burhaneddin, Bahaeddin Veled’ten ne aldıysa Mevlana’ya aktardı. Moğolların Anadolu’ya girerek cinayetler işlediği zamanda Seyyid Burhaneddin Kayseri’deydi. Ortalığı kan gölüne çeviren Moğollar ne hikmetledir ki onun dergahına girince baş eğip teslim olmuşlar, Seyyid’in ayaklarına altın saçmışlardır.

Seyyid Hazretleri Kayseri’nin hendeği yanında ilahi şarapla mest olmuş oturuyordu. Moğol askeri de şehri yağma ediyordu. Birden bire heybetli bir Moğol kılıcını çekerek Seyyid’in hücresine geldi. Ona: “Ey! deme, çünkü sen her ne kadar Moğol kıyafetine bürünmüşsen de bizce malumsun. Çünkü ben senin kim olduğunu biliyorum.” buyurdu. Moğol derhal atından indi, baş koydu, biraz oturup gitti. Seyyid’in yanında bulunan arkadaşlar o adam hakkında sorguda bulundular. Seyyid “Hırka içinde saklı olan bu adam, tanrı kubbeleriyle örtülü olanlardandır.” dedi. Bir an sonra bu adam döndü Seyyid’in ayağına birkaç dinar saçıp başını açtı, mürid olup gitti.10

Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin’den sonra mutlak hakimiyet Mevlana’dadır. Mevlana bu dönemde Selçuklu yönetimine hakimdir ve vezirPervane Muiniddin’le olan diyaloğu onu her alanda söz sahibi yapmaktadır. Pervane Muiniddin ise yıllarca siyasi alanda kazandığı deneyimlerle sultanları iktidara getiren ya da alaşağı eden birisidir. Öncelikle Mevlana’nın vezir Pervane Muiniddin’e olan hakimiyetini görelim.

Borçlu biri Mevlana’ya gelir; ya devlete olan borçlarının bağışlanmasını ya da mühlet verilmesi için Pervane’ye bir mektup yazmasını diler. Mevlana bir şefaat mektubu yazıp adamın eline verir. Pervane mektubu okuyunca bu iş der; divana ait bir iş. Adam Mevlana’ya gelip bu sözü söyleyince, Mevlana: divan Süleyman’ın hükmündedir, Süleyman divanın hükmünde değil, mealinde bir mektup yazıp o adamla gönderir. Pervane mektubu okuyunca adamcağızın borçlarını bağışlatır.11

Adalet hayatını alakadar eden bir başka menkıbe de şudur:

Bir gün Mevlana Hazretleri cinayet işleyen ve bir arkadaşın evinde gizlenen bir şahsa şefaat etmesi için Pervane’ye bir mektup gönderdi. Pervane cevabında: bu mesele başka meselelere benzemiyor, bu bir kan meselesidir, diye yazdı. Bunun üzerine Mevlana da: Katile Azrail’in oğlu derler, Azrail’in oğlu kana girmesin, adam öldürmesin de ne yapsın? diye cevap verdi. Pervane bu cevaptan son derece memnun oldu ve buyurdu, katili serbest bıraktılar. Düşmanlarını da öldürülenin kan pahasını vererek memnun etti.12

Görülüyor ki Mevlana vezir Muiniddin Pervane’yi o kadar kontrol altına almıştır ki kendisine yalvaranların isteklerini hallettirmekte; borçlunun borcunu sildirmekte, katilleri bağışlatmaktadır.

Dördüncü Kılıçarslan’ın Moğollar tarafından katledilmesi olayı ise yukarıdaki birlikteliği yine sergilemektedir. Bu korkunç cinayet, bir komplonun önceden nasıl tasarlandığını da göstermektedir. Süleyman Muiniddin Pervane’nin babası Mühezibüddin Ali b. Muhammed’in de daha önceden Kösedağ mağlubiyeti üzerine Moğollarla sulh yapan vezir olduğunu hatırlatarak şu rivayeti verelim;

Kılıçarslan Aksaray’da Taceddin Mutez’in ziyafetinde bulunurken Moğol beyleri sarhoş olarak Muiniddin Pervane’yi öldüreceği isnatlarıyla Sultana ağır hitaplarda bulunmuş, o da bunların tamamiyle uydurma olduğunu söylemiştir. Bununla beraber Moğollar İtham ve hücumlarına devam ediyor; münakaşalar Kılıçarslan ile Pervane arasında başlıyordu. Ağır sözlerle karşılaşan Sultan, Pervane’ye: İci (ağabey) sen sarhoş musun yoksa afyon mu çektin? Diyerek şaşkınlığını belirtti. Pervane de: Evet senin kötü hareketlerin beni sarhoş ve afyon çekmiş bir hale getirdi. Zira seni Burdur kalesinden çıkarıp saltanat makamına oturttum. Fakat sen bu hizmetlerimi unuttun cevabını verdi. Ertesi gün otağda bir ziyafet verilirken Moğol askerleri de çadırı sardı. Yemekte zehirlenen ve sancıya tutulan Sultan bu durumda Saraya dönmek istediyse de Moğol muhafızları müsaade etmediler. Sultan çadırda yalnız bırakıldı ve yay krişiyle boğularak öldürüldü. Rivayete göre; Sultan boğdurulduğu sırada Mevlana Mevlana diye bağırıyordu. Mevlana o sırada mübarek medresesinde semaya gark olmuştu. İki şehadet parmağını kulaklarına sokarak zurna ve beşaret getirmelerini emretti. Zurna ve beşareti kulaklarına koyup naralar attı ve şu gazeli okudu:

Sana, senin bildiğin benim oraya gitme demedim mi
Bu yokluk serabı içinde hayat çeşmesi benim
.13

Rivayetin devamında dördüncü Kılıçarslan’ın işlerinin dünyada kötü gittiğini ancak ahirette durumunun iyi olacağını söylemektedir. Mevlana’nın zurna peşreviyle kapadığı bu cinayet Mevlana-Muiniddin Pervane ve Moğol işbirliği içinde gerçekleşmiştir. Katledilen padişahın atını, eğerini Moğol hükümdarına gönderen Muiniddin Pervane emri uyguladığını tescillemiştir. Moğollar da bunun karşılığını ona ödemişlerdir.

Muiniddin Pervane Moğol hanına öyle nüfuz etti ki Hülagu Pervane için, Kılıçarslan’a: Bundan böyle bir mesele için ondan başka kimse gelmesin, sözünü söyledi. Böylece Muiniddin Pervane on beş yıllık bir devir esnasında Türkiye’de yegane siyasi şahsiyet haline geldi ve Moğollara dayanarak hakimiyetini kurdu. Moğollar Anadolu’daki uzun süreli hakimiyetlerini Mevlana ve ailesine borçludurlar. İşgalcilerin ve anlayışlarının ele geçirdikleri topraklarda tutunabilmeleri için gerekli olan en önemli unsurlardan birisi de orada ağırlığı olan kişiler veya kurumlarla işbirliği yapabilmeleridir.

Bahaeddin Veled’e yapılan Harizm eziyeti bu payandalığın başlangıç sebebidir. Ancak sadece bu yeterli değildir. Mevlana’daki makam ve hükmetme hırsı erişilmez derecededir. O arkasına aldığı Moğol desteği ile Anadolu’nun mutlak manevi lideri pozisyonuna gelmiştir. Mevlana’ya göre padişahlık gönül sultanlığıdır, ama kendisine muhalefet edenlere de hiç merhameti yoktur. Yine Eflaki’den bir rivayetle:

Bir gün İslam sultanı İzzeddin Keykavus Mevlana Hazretlerini ziyarete gelmişti. Mevlana ona gereği gibi iltifat etmeyip bilgiler saçmakla ve nasihatlarla meşgul oldu. İslam sultanı kul gibi tezellül gösterip: Mevlana Hazretleri bana bir nasihat versin, dedi. Mevlana: sana ne öğüt vereyim. Sana çobanlık vermişler sen kurtluk ediyorsun, sana bekçilik emretmişler sen hırsızlık yapıyorsun, tanrı seni sultan yaptı sen şeytanın sözünü dinliyorsun buyurdu.14

Mevlana’nın bu sözlerinde ikinci İzzeddin Keykavus’a karşı olan tavrı ortadadır. Şüphesiz bu sözlerin arkasında İzzeddin Keykavus’un veziri olanKadı İzzeddin’nin Ahilere başvurarak Moğollara karşı cihad hareketi başlatması saklıdır. Zaten bu hareket Moğol galibiyeti ile sonuçlanmış, Kadı İzzeddin ve Ahilerden pek çok ileri gelen şahıs, Moğol komutanı Baycu Noyan tarafından idam edilmiştir.

Mevlana’nın her ne kadar İslama yeni bir yorum getirdiği söylense de, kendisinden başka yorum getirenlere pek rağbet etmez. Putpereste ve Mecusi’ye, kafire kucak açan Mevlana Hacı Bektaş’a hoş bakmaz.

Emir Nureddin bir gün Mevlana Hazretleri’nin hizmetinde Hacı Bektaş’ın kerametlerinden bahsediyordu: Bir gün Hacı Bektaş’ın hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona namaz kılmanın mutlaka gerekli olduğunu söyledim. O: git su getir de abdest alayım ve taharet edeyim, diye buyurdu. Testiyi kendi elimle çeşmeden doldurup önüne getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve: Dök dedi. Onun eline su döktüğüm vakit berrak suyun kan olduğunu gördüm ve şaştım kaldım. Bunun üzerine Mevlana: Keşke kanı su yapsaydı çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük bir hüner değildir. Hemen o anda Nureddin baş koyup Hacı Bektaş’a gösterdiği rağbetten vazgeçti.15

Bu örnekler çoğaltılabilir. Mevlana’nın hayatı dergahın içine gizlenmiş hırslarla doludur. Ne yazık ki babasından kendisine geçen bu anlayış daha sonra peşinden gelenlere miras kalmıştır. Moğollar, Mevlana’nın ve neslinin manevi iktidarları boyunca siyasi iktidarlarını Anadolu’da korumuşlardır. Mevlana’nın torunu olan Ulu Arif Çelebi de bu sadakatini devam ettirmiş, Moğolların istilasını Allah’ın takdiri görmüş, Bahaeddin Veled’i ağırlayan Karamanlılar yerine Moğolları tercih etmiştir.

Konya Karamanlıların elinde bulunduğu devirde Çelebi Hazretleri, Moğol askeri istediği için, Karamanlıların canları sıkılıyor ve daima: biz sizinle komşu ve sizi sevenlerden olduğumuz halde siz bizi istemiyorsunuz da Moğolları istiyorsunuz, diyorlardı. Bunun üzerine Çelebi de: Biz dervişleriz. Bizim nazarımız Tanrının iradesine bağlıdır. O kimi ister ve memleketi kime verirse biz de onun tarafındayız ve onu isteriz.16

Yazımı Moğolların işgal sırasında Mevlevilere ve onların işaret ettikleri noktalara dokunmadıklarına dair bir bilgiyle devam ettirmek istiyorum. Moğollarla Mevlana arasında bir parola var mıydı? Aşağıdaki rivayet bunu göstermektedir.

Mehmet Seyyid Abadi’den şöyle rivayet ettiler ki: Harman zamanı idi. Büyük bir buğday harmanım vardı bu sırada birdenbire Moğol askeri Konya sahrasını kapladı, harmanları darmadağın edip yağmaya verdi. Mevlana, bana bir ferace giydirmişti. Hizmetçiye: o mübarek feraceyi buğday yığınının üzerine at da uğuru ile buğday yığınımıza bir şey olmasın diye emrettim. Tanrı daha iyi bilir ve şahit olarak o kafidir ki yakın ve uzak bütün komşularımızın buğdaylarını yağma ettiler; fakat ne biri bizimkinin etrafında dolaştı ne bir saman çöpü kayboldu ve ne de bir tane götürdüler. Sonra hepsini şehre taşıdım ve sofra sofra misafirlere ikram ettim. Şehre inince Mevlana’ya gittim. Gülerek beni karşıladı ve: eğer Ahi isteseydi onların hepsi kurtulurdu.17

Bu rivayeti okuduktan sonra birileri Mevlana’daki iman gücünden kaynaklanan kerametin Moğollara karşı koruyuculuk sağladığını savunabilir. Ancak ilginçtir ki kendisine bağlı olanları koruyan keramet ne yazık ki Moğollara muhalif olan Ahilere bir koruma sağlamamış, ferace sadece kendi yandaşlarının harmanlarına örtülmüştür. Kendisine ve müritlerine uygulanan dokunulmazlıktan sonra bununla yetinilmemiş ve mutlak koruyuculuk ilanıyla ilahlığını bir kere daha ilan etmiştir.

Mevlana hazretleri sık sık buyuruyordu ki bundan sonra Konya şehrine Medinetü’l Evliya lakabını veriniz. Çünkü bu şehirde her kim dünyaya gelirse veli olur. Baha Veled’in mübarek cismi ve onların nesli bu şehirde bulundukça bu şehre kılıç işlemez ve düşmanı sonuna kadar kalamaz, yok olur. Ahir zamanın afetinden masum kalır…

Bizim mana ve sırlarımız bütün dünyayı tutacak. Bundan başka: Konya şehrinde neslimizi inkar eden bir kavim oldukça bu şehrin insanları rahat etmeyecekler, buyurdu.18

Bu sözleriyle şehrin korunmasını Allah’a değil de kendi sülalesine mal eden Mevlana, düşünce tarzına muhalif olanlara karşı halkı kışkırtacak ifadeleri kullanmaktan çekinmemiştir. Verdiğimiz örneklerde ve açıklamalarımızda Mevlana’nın ve babasının peşinden gelen nesliyle beraber emperyalizmle nasıl barışık yaşadıklarını gördük. Çok ilginç olan bir belgeyle yazıma devam etmek istiyorum. Ajanlığın neredeyse genetik olduğuna bu gördüklerimden sonra inanasım geliyor. Ama Allah’ın yarattığı bu insanın yeryüzüne gelişindeki masumiyet durumunu belirterek bu düşüncemi bir kenara bırakıyorum. Bu belge Mevlana’nın 22 nesil sonrası torununun 1956 yılında Suriye’de dedesi gibi faaliyet gösterirken sınır dışı edilişini anlatmaktadır.

Gazeteci Emin Çölaşan 12 Temmuz 1981 tarihli Milliyet gazetesinde şu satırları yazdı: 1933 yılında inci gibi bir el yazısıyla Atatürk’ten iş isteyen Mevlana’nın 22. torunu, cumhurbaşkanının dikkatini çekiyordu. Bu genç daha sonra Halep Mevlevi tekkesinde görev alıyor, Halep konsolosluğumuzda mahalli katip olarak çalışıyor ve 1956 yılında Suriye hükümeti tarafından zararlı çalışmaları gerekçe gösterilerek sınır dışı ediliyordu.19

Ortaya koyulan bu gerçekler hayal mahsulü değildir. Şüphesiz araştırmalar ilerledikçe yeni kaynaklar ortaya çıkacaktır. Ancak şu var ki yediyüz küsür yıldır putlaşmış Mevlana sorgulanmaya başlanmıştırBize göre Mevlana’nın eserlerinde mevcut olan ahlak dışı sözler ve ajanlık ortaya koyan ifadelerden daha tehlikelisi tasavvufun oluşturduğu şirk akidesidirBu Yunus’ta da Hacı Bektaş’ta da, Hacı Bayram’da da aynıdır. Mevlana bunu en iyi kullananlardan birisidir. Günümüzde tasavvuf menşeli anlayışların da Mevlana gibi sistemin nimetlerinden istifade ettiğini ve onlar hesabına fetvalar ürettiğini görüyoruz. Şayet insanlar Kur’an’a yönelip bu şeytani yollardan hakikate bilinçle yönelmezlerse bireysel ve toplu olarak belli odakların malı olacaklardır. Mevlana’nın Moğollarla olan diyaloğunu ve Moğolların da ondan ne kadar müstefid olduklarını gördük.Mevlana öldü ama günümüzün zorbaları ve emperyalistleri, Kur’an’ın tanımladığı İslam yerine Mevlana tipi İslamı önümüze koymakta ve biz bununla uyutmaktadırlar. Bu yüzden yıllardır Kur’an’ın oluşturduğu kardeşlik yerine batının Mevlana ile bize paketlediği hümanizmi kullandık durduk.

Dipnotlar
1- PERİNÇEK, Doğu, Din ve Laiklik Üzerine, s. 261-262
2. Mesnevi, MEB Yay. 5.c., s.111-118
3- Age. s. 272-273
4- Age. s. 205-206
5- Mesnevi, MEB Yay. 4.c., s.326
6 – En’am: 93
7 – Mevlana Ailesinde Türk Milleti ve Devleti Fikri, Kültür Bakanlığı, s.20
8- 723. Vuslat Yıldönümü, TC Konya Valiliği, s.8
9- Mevlana Ailesinde Türk Milleti ve Devleti Fikri, Kültür Bakanlığı, s.120-121
10- Age. s.121
11- Age. s. 356
12- Age. s. 463
13- Age. s. 465
14- Age. s. 505
15- Age. s. 515-516
16- Age. s. 567
17- Age. s. 90-91
18- Age. s. 169-170
19- Age. s. 17