Müverrihûn Mikâil Bayram

Tarihe Katkıları

TARİHE KATKILARI

1. Selçuklu Tarihine Katkıları

Mikâil Bayram, kırk yılı aşkın bir mesaiyi ilim için harcamıştır. Özellikle Selçuklu tarihine getirmiş olduğu yenilikler önemlidir.. Büyük kalemlerden Mikâil Bayram'ın çalışmalarının ilmi niteliğinin seviyesinin yüksek olduğunu duymak mümkündür. Bunlardan, Osmanlı Tarihi alanında yaşayan en büyük otorite olarak tanımlayabileceğimiz Prof. Dr. Halil İnalcık, Mikail Bayramla ilgili taltif ve taktir edici beyanlarda bulunmuş; Bayram'ın Osmanlı'nın kuruşunu anlamamıza önemli katkılar sağladığını söylemiştir. Selçuklu Tarihi mütehassıslarından olan Mehmet Altay Köymen de, Mikâil Bayramı taktir edenlerdendir.[1] Mikâil Bayram ilminî amel etmiş, Farsça eserlerin tercüme ve tavsif faaliyetlerinde bulunmuştur. İran Edebiyatı'nın Anadolu'daki uzantısını incelemek sureti ile el yazması eserler üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Anadolu Selçukluları zamanında şairler, ilim ve fikir adamları eserlerini daha çok Farsça yazdıkları için, Anadolu Selçukluları döneminde, Anadolu kültür muhitinde te'lif edilmiş olan çeşitli türdeki eserleri tespit, tavsif ve tasnif etmeye yönelmiştir. Bu amaçla öncelikle Türkiye'de el yazması eser ihtiva eden bütün kütüphaneleri tarayarak, Selçuklular zamanında Anadolu'da te'lif edilen eserleri tespite çalışmıştır.

Mikâil Bayram, yaptığı kütüphane taramalarında, Anadolu Selçukluları zamanında, yani 250 senelik zaman zarfında 260 küsur eser te'lif edildiğini görmüştür. Bu eserlerden 25 tanesinin yazarının meçhul olduğunu fark etmiştir. Diğer eserlerin 80 müellif tarafından te'lif edildiğini tespit etmiştir. 158 eserin dili Farsça, 70 eser Arapça ve 15 eser de Türkçe olduğunu, birkaç tanesinin de Süryanice ve Ermenice olduğunu görmüştür.[2].

Mikâil Bayram'ın bu sahadaki çalışmaları doktora tezine de konu olan Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı ile bu teşkilatın çevresindekileri teşkîl etmektedir. Otuz yılı aşkın süre bu konu üzerinde çalışmış, Ahi Evren'in 700 yıl boyunca karanlıkta kalan, gerçek kimliğini teşhis etmiştir. Ahi Evren'in eserlerinden ve dönemin çeşitli kaynaklarından yararlanmak sureti ile siyasî, Türkiye Selçukluları zamanında Anadolu'nun iktisadî, sosyal ve dinî birçok yönden aydınlanmasını sağlamıştır.

Prof. Dr. Mikâil Bayram'ın Anadolu Selçuklu Tarihine dair getirdiği yenilileri şu şekilde sıralayabiliriz:

1.1. Ahi Evren'in Gerçek Kimliği

Mikâil Bayram, doktora tezine de konu olan bu hususta otuz yılı aşkın süre yoğun bir şekilde çalışmıştır. Türkiye'deki el yazması eser ihtiva eden kütüphanelerde eserlerini tesbit ettiği Şeyh Nasîrü'd-din Mahmud'un Anadolu Ahi Teşkilâtı'nın kurucusu olarak bilinen Ahi Evren olduğunu ortaya çıkarmıştır. [3]

Mikail Bayram Metâli'ül-İman adlı el yazması eserin en eski nüshasından[4]hareketle ve diğer nüshaları da incelemek sureti ile Ahi Evren'in gerçek kimliğine dair şu tespitlerde bulunmuştur:

Tam adı Şeyh Nasirü'd-din Ebu'l Hakâyık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî'dir. Buna göre babasının adı Ahmed, gerçek adı Mahmud, lakabı Nasiru'd-din, künyesi Ebu'l Hakâyık, nisbet adı Hoyî'dir.

Memleketi Hoy olup, İranlı değil Azerbaycanlıdır.

93 yıl kadar yaşamış olup, doğumu 1175'ler vefatı 1261'dir.

Horasan'da Fahrüddin-i Razî'den eğitim almıştır.

Bir hac seyahatinde ünlü mutasavvıf Şey Evhadü'd-din-i Kirmanî ile tanışıp birlikte Anadolu'ya gelmiştir. Talebelik ettiği Kirmanî'nin kızı Fatma ile evlenmiştir.

Heterodoks değildir Sünni itikada sahip olup Şafii mezhebindendir.

Fütüvvet teşkilatının Anadolu uzantısı olan fakat özgün yanları bulunan Ahilik Teşkilatını kurmuştur.

Mikâil Bayram sayesinde Ahi Teşkilâtı'nın kurucusu olan Ahi Evren'in gerçek şahsiyeti ve hayatı aydınlanmış; fikirleri ve faaliyetleri de gün yüzüne çıkmıştır. Ahi Teşkilatı'nın yapısı ve mahiyeti de daha detaylı olarak ortaya konmuştur. Mikâil Bayram Ahi Teşkilatı'nın yapısı ve mahiyetini Ahi Evren'in kendi eserlerinden faydalanarak çalışma imkanı bulan ilk tarihçidir. Bu eserlerin ortaya çıkmasıyla devrin pek çok sosyal, kültürel siyasî ve dinî olaylarının mahiyeti de anlaşılmıştır.

Önemli bir nokta da o dönemde Türkmen çevrelerde eser yazılmadığı yönündeki düşünceyi Mikâil Bayram'ın bu tespitleri çürütmüştür.[5]

1.2.  Nasreddin Hoca'nın Kimliği İle İlgili Tespitleri

Ahi Evren Şeyh Nasirü'd-din Mahmud'un " Letaîf- hikmet" ve " Letâif-i Gıyasiyye" adlı eserlerinde yer alan bir takım hikâyelerin halk arasında Nasreddin Hoca fıkraları olarak adlandırılan latifeleri olduğunu tespit etmiştir. Mikâil Bayram, Nasreddin Hoca latifelerinin aslında Meşayih menakıbnameleri türünden eserler olduğunu ve bu latifelerin Ahi Evren Hace Nasiru'd-din'in hayatından izler taşıdığını ortaya çıkarmıştır.[6]

1.3.  Ahi Teşkilâtı'nın Kuruluşu ile İlgili Tespitleri

İslam'daki Fütüvvet Teşkilatının Anadolu'da cereyan etmesi şeklinde değerlendirebileceğimiz Ahi Teşkilatının kurucusu olarak Ahi Evren'i bilmekteyiz. Mikâil Bayram Ahi Teşkilatının kuruluşundaki amillerin başında eski Türk geleneğinden gelen yiğitlik anlayışının fütüvvet teşkilatındaki yiğitlik cömertlik anlayışıyla benzer olmasının geldiğini belirtmektedir. Diğer amilleri, yerleşik hayata geçiş, sanat ve sanatkârın korunması, tufeylilikle(asalaklıkla) mücadele olarak görmektedir. Ahiliğin fütüvvetten farklı yönü vardır: Ahiliğin sınai faaliyetlerde bulunması. Bilim'in sanata dökülmesi yönündeki görüşleri pratiğe döken Ahilerdir.[7] Zira ilk sanayi sitesi Ahiler tarafından Kayseri'de açılmıştır.[8] Mikâil Bayram, Ahi Evren'in de mürşidi olan Evhadü'd-din-i Kirmanî Menakıbnamesinde bildirildiğine göre, Kayseri'de bir dericiler çarşısı, dokumacılar ve örgücüler çarşısı bulunduğunu, Evhadü'd-din-i Kirmânî'nin müritlerinin, buradan İstanbul'a ve diğer Rum beldelerine, halı ve kilim ihraç ettiklerini belirtmektedir.

Ahi Teşkilatının belirli bir çalışma düzeni ve meslek ahlakı vardır. Bu amaçla Ahi Şecerenâmeleri ve Ahi Fütüvvet-nâmeleri ortaya çıkmış Ahilerin çalışma disiplinleri, bu eserlerde tespit edilen kurallarla sağlanmıştır. Ahi Teşkilatı kadınların da sanat kollarında faaliyet göstereceği bacı teşkilatının oluşmasına da katkı sağlamıştır [9]

Mikâil Bayram: Ahiliğin Kırşehir'de değil ilk olarak Kayseri'de kurulduğunu, daha sonra çeşitli Türkmen şehirlerine yayıldığını ortaya çıkarmış; sınai, dinî kültürel askerî bir mahiyeti bulunduğunun üzerinde durmuştur. Ahiliğin, Anadolu Selçuklu Devleti'nde Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde yaygınlaştığını, devrin siyasî baskıları neticesi dağıtılmak sureti ile uc bölgelere yayıldığını, Osmanlı Devleti zamanında tekrar faaliyet gösterdiğini ortaya koymuştur.[10]

Ahiliğin bilimsel temeli ve Anadolu Ahiliğinin bilimle ilişkisi üzerinde duran ilk tarihçi Mikâil Bayram'dır.

1.4.  Fatma Bacı'nın Kimliği ve Bâcıyân-ı Rûm Teşkilatı ile ilgili Tesbitleri

Varlığı bilinen fakat faaliyetleri hakkında sathi bilgiler ulaşan Bacı teşkilatının yapısı ve mahiyetini ilk kez ortaya koyan Mikâil Bayram olmuştur. Mikâil Bayram, yaptığı çalışmalar sonucu Fatma Bacı'nın, Şeyh Evhadü'd-din-i Kirmânî'nin kızı, Ahi Evren'in karısı olduğunu tesbit etmiştir. Böylece Fatma Bacı'nın gerçek kimliği ve şahsiyeti ile Bacı Teşkilatının Ahi Teşkilatı ile arasındaki ilişki ortaya konmuştur. Bu itibarla Bâcıyân-ı Rûm (Anadolu Bacıları) olarak zikredilen bu teşkilâtın, Ahi Teşkilâtı'nın (Ahiyân-ı Rum) kadınlar kolu olduğu ve ilk liderinin de Fatma Bacı bulunduğu tespit edilmiştir. Teşkilatın sınai, sosyal, kültürel, askeri ve dini faaliyetleri de anlaşılma ve araştırılma imkanı bulmuş; devrin tarihi ile ilgili karanlık kısımlar aydınlanmıştır.[11]

1.5. Ahi Evren ile Mevlânâ İhtilafına dair Tesbitleri

Mikâil Bayram birbirleri ile aynı dönemde yaşayan Ahi Evren ile Mevlana arasında ihtilafların olduğuna dair mühim tespitlerde bulunmuştur. Bu tespitlerinde Mevlana ve Mevlevi camianın eserlerinden de faydalanmıştır. Mevlana'nın ve haleflerinin eserlerinde Ahi Evren'den tahkirle bahsettiklerini ortaya koymuştur. Mikâil Bayram, Anadolu Selçuklu devrinin önemi haiz bu iki ismi arasındaki ihtilafın nelerden kaynaklandığını şu şekilde tespit etmiştir:

1.5.1.Fikrî İhtilaflar.

Ahi Evren'in hocası Fahrü'd-Din-i Râzî ile Mevlâna'nın babası Bahâü'd-Din Veled arasındaki fikrî ihtilâf: Bu iki isim tasavvufi meşreb bakımından birbirinden farklı düşünceye sahiptir Bahâü'd-din Veled sezgi ci anlayışa mensupken; Fahrü'd-din-i Râzî akliyecidir.[12]

Ahi Evren'in hocası ve kayınpederi Şeyh Evhadü'd-Din-i Kirmânî ile Mevlâna'nın hocası Şems-i Tebrizî arasındaki fikrî ihtilaf: Aynı farklılık bu iki isim için de geçerlidir. Şeyh Evhadü'd-din-i Kirmânî'nin cemalperestlik anlayışı, Şems ve Mevlevî çevrelerce kabul görmemiş hatta bunlar eserleri ile ağır ithamlarda bulunmaya kadar varmıştır. Şems-i Tebrizî'nin hululiye inancına mensup olmasının da Ahiler tarafından benimsenmeyen bir davranış olması aradaki fikrî ayrılığın oluşmasında etkendir.[13]

1.5.2. Siyasî İhtilaflar

Mikâil Bayram, Ahilerin özellikle 1. Alâeddin Keykubat ve II. İzzettin Keykavus dönemlerinde devlet adamları tarafından itibar görmelerinin, Mevlevîlerde Ahilere karşı nefret hissi oluşmasına neden olduğunu belirtmektedir. Mikâil Bayram; Mevlana ve müritlerinin, Ahilere karşı önce eserlerinde tahkir etmek ardından da siyasî otorite üzerinden baskı uygulamak şeklinde süren münaferet oluşturdukları görüşündedir. Bu nefretin ardındaki bir gerçeğin de Şems'in Ahiler tarafından öldürülmesi olarak görmektedir. Hatta Şems'in öldürülmesi olayına karıştıkları için Ahi Evren ve etrafındakilerin katledilmesi olayının gerçekleştirildiğini de tespit etmiştir. Mevlana'nın Mesnevi'yi sadece edebî ve tasavvufî mahiyet arz etmesi açısından yazmadığını bu eserin siyasî boyutla da kaleme alındığını bildirmektedir. Mesnevî'nin bir dönemin magazin türünde haberler içeren bir eser olduğu kanaatindedir. Mesnevi okurlarının o dönem Mesnevîsinin ne anlatmak istediğini açıkça bilmekte olduklarını fakat daha sonra eser üzerinde rötuşlar yapıldığını belirtmektedir.

Mikâil Bayram öyle bir tespitte bulunmuştur ki o da: Ahilerin eserlerinin bilerek ve isteyerek unutturulduğudur.

Ahiler baskı ve işkence ile ya katledilmiş ya da uclara göçe mecbur bırakılmıştır. Hatta bazı ahiler Anadolu toprakları dışına göçe mecbur kalmıştır. Bunlardan müsadere edilen mallar Mevlevîlere intikal etmiştir. Bu tespit bile Ahiler ile Mevlevîler arasındaki ihtilafın derecesini göstermesi bakımından mühimdir.[14]

1.6.  Evhadiyye Tarikatı ile ilgili Tesbitleri

Çalışmaları Anadolu Selçukluları zamanının fikir hareketleri yönünde yoğunlaşmış olan Mikâil Bayram, bu fikrî canlılık yaşayan devrin en önemli hareketlerinden olan "Evhadilik" ve "Evhadiyye Tarikati" üzerinde çalışan ilk araştımacıdır.

Bu hareketin kurucusunun Anadolu'da Abbasi halifesi tarafından Fütuvvet teşkilatını yaymakla görevlendirilen Evhadü'd-din Hâmid el-Kirmânî olduğunu ortaya çıkaran Mikâil Bayram, Evhadilik hareketi ve bu hareketin faaliyetlerini gün yüzüne çıkararak devrin siyasi ve sosyal meselelerinin aydınlanmasına çok büyük katkı sağlamıştır. Mikâil Bayram, Şeyhu'ş-Şuyûhi'r-Rûm (Anadolu'daki şeyhlerin şeyhi) sanı ile Anadolu'ya gelen Kirmanî, Ahi ve Bacı Teşkilatlarının kurulmasında pay sahibi olduğu üzerinde önemle

durmuştur.[15]

1.7. Sadru'd-din Konevî ile Ahi Evren arasında Mektuplaşmalar olduğuna dair Tesbitleri

Mikaîl Bayram, Anadolu Selçuklu devri mutasavvıflarında Sadru'd-din Konevî ile Ahi Evren arasında güncel, ilmi ve felsefi konularda mektuplaşmalar olduğu tesbit emiştir. El yazması kütüphanelerde Sadru'd-din Konevî'nin olduğu tesbit edilen mektupların Konevî ile, İranlı ünlü filozof, matematikçi Hace Nasîrü'd-din-i Tusî arasında olduğuna dair yaygın bilgi ve kanaatin yanlışlığına işaret etmiştir. Mikâil Bayram bu mektupların, aslında Konevî ile Kırşehirdeki Ahi Evren Şeyh Nasrü'd-din Mahmud arasında yazıldığını ispatlamıştır. Bahsi geçen mektupları ihtiva eden kısa adı "Mukâtebat "olan "Mükâtebât beyne Hace Nasır ve Sadr el-Konevî ve Mufavezât" adlı mustakil bir eser, el yazması nüshalar halinde kütüphanelerde bulunmaktadır. Mikâil Bayram, mektupların içeriğinden hareketle bu mektupların Konevî ile Tusi arasında olamayacağı; mektupların. Konevi ile Ahi Evren arasında yazılmış olacağını şu şekilde ortaya koymuştur:

1.     Malatya'da doğan bir süre hocası İbn'ül- Arabî ile Şam'da bulunan ve Moğol istilası ile Anadolu'ya dönerek Konya'ya yerleşen Sadru'd-din Konevî ile İran'ın Megara şehrinde bulunan Hace Nasîrü'd-din-i Tusî 'nin sükûn ve emniyetten uzak bir dönemde bu kadar uzun mesafe kateden mektuplaşmalarda bulunamayacaklardır.

2.   Konevî  sezgicilerin öncüsü İbn'ül Arabî'nin, Nasiru'd-din Mahmud ise akliyeci Fahru'd-din-i Razî'nin talebesidir. Mektupların bazılarının içeriği akliyecilik ve sezgicilik hususundaki fikirler üzerindedir. Bu itibarla söz konusu mektuplar bu iki zat arasında gerçekleşmiştir

3.  Mektupların bazıları oldukça kısadır. Bu itibarla yakın mesafedeki iki fikir adamı arasında cereyan eden bir durumdur.

4.  Mektuplardan bazılarında siyasî mevzuların konuşulduğu anlaşılmaktadır. Mektuplarda adı geçen şahıslar Anadolu coğrafyasında yaşayan devlet ve fikir adamlarıdır. Moğollara karşı mücadeleden bahsedilmektedir. Konevi'nin Bu mektupların yazıldığı tarihte Kırşehir'e gittiği kayıtlarda yer almaktadır. Dolayısıyla bu mektuplar Moğollara karşı itikak halinde oldukları da anlaşılan Ahi Evren ile Konevî arasındadır.

5.     Mektuplardan    birinde mektup yazarı bir rüyasını Konevî'ye anlatmaktadır. Yazarın mektubunda "Ahina" ( ahimiz veya kardeşimiz) dediği rüyasındaki zatlar ahi çevreneye mensuptur. Dolayısıyla bu mektuplar Ahi Evren tarafından yazılmıştır.

6.    Zaman   zaman bu iki bilginin görüştükleri anlaşılmaktadır. Hiçbir kaynak Konevî'nin İran'a gittiğine, TusiAnin de Anadolu'ya geldiğine dair bilgi vermemektedir.

7.   Mektupların  bir kısmında Konevî soru yöneltendir. Felsefeye dair soruların yanıtı Ahi Evren'in yetişmesine katkı sağlayan Fahru'd-din-i Razî'nin fikirlerine dayandırılarak verilmiştir.

8.    Eflakînin,  Nasiru'd -din Mahmud ile ilgili bahislerinde Sadru'-din Konevî ile her türlü ilmi konuda at başı giderdi demesi bu iki zat arasında mektuplaşma olduğuna işarettir.

9.  Tûsî  şiidir Konevî Sünni ve mektuplarda bu mezhep faklılıkları konu edilmemiştir. Dolayısıyla mektuplar aynı mezhepten olan Konevî ile Ahi Evren arasında vuku bulmuştur.

10.   Ahi Evren'in eserlerindeki dil ve üslup ile bu mektuplardakiler benzerlik göstermektedir.

Mikâil Bayram bu mektupların müstensih hatası neticesi Tûsî'ye nisbet edildiğini ancak içeriği ve devrin özellikleri dikkate alındığında bu mektupların muhatabı olarak Konevî ve Ahi Evren'in alınması gerektiğini ilmî olarak ispatlamıştır. Böylece büyük bir tarihi yanlışlık düzeltilmiştir. Ayrıca Ahi Evren'in dostu Sadrü'd-din Konevî'ye yazdığı mektuplar onun felsefesinin anlaşılmasında büyük katkılar sağlamıştır.[16]

1.8. Anadolu'da Te'lif Edilen İlk Eser Meselesi ile İlgili Tesbitleri

Mikâil Bayram'ın Anadolu'da te'lif edilen ilk eserin ne zaman ve kim tarafından yazıldığının tespiti; fetihle birlikte ilmî faaliyetlerin de devam ettiği bilgisini ortaya koyması itibarı ile mühimdir.

Anadolu Selçukluları devrinde yazılan Farsça eserleri tespit için pek çok araştırmacı çalışmıştır. Mikâil Bayram'ın belirttiğine göre; M. Fuad Köprülü ve İ. Hakkı Uzunçarşılı, Ahmet Ateş, Tahsin Yazıcı, Abdülbaki Gölpınarlı, İran'lı Bediu'z-zaman Furuzanfer ve İran'da Said Nefîsî bu konuya ile ilgili çeşitli çalışmalarda bulunmuşlardır. Bu tesbit ve çalışmalar te'lif faaliyetlerinin fetihten sonra geç bir tarihte gerçekleştiği bilgisini vermektedir.

Mikâil Bayram Anadolu'da te'lif edilen ilk eserin, "Keşfu'l-Akabe" adlı hey'et (astronomi) ve hikmete (felsefe) dair bu eser olduğunu tespit etmiş ve bu eseri neşretmiştir. Kayseri'de şehir muhafızı İbnü'l-Kemal İlyas b. Ahmed tarafından te'lif edilmiş bu eserin Danişmendliler Devleti'nin kurucusu olan Melik Ahmed Danişmend Gazi'ye sunulduğu bilgisine ulaşan Mikâil Bayram, Anadolu'da te'lif faaliyetlerinin fetihle birlikte, yani sanıldığı gibi on ikinci yüzyılın ortasında değil on birinci yüzyılın sonlarında gerçekleştiğini ortaya koymuştur.[17]

1. 9. Anadolu'da Te'lif Edilen İlk Türkçe Eser'in Tesbiti

Mikâil Bayram Anadolu'da Türkçe eser yazma geleneğinin XIII. asrın başında Danişmed ilinde başladığına dair mühim bir tespitte bulunmuştur. Zira, Anadolu'da te'lif edilen ilk Türkçe eser meselesi araştırmacı ve tarihçilerin zihinlerini meşgul eden bir konudur.

Mikâil Bayram, F. Köprülü'nün Anadolu'da XIII. asrın ortalarından itibaren, Türkçe eserler yazılmaya başlandığını savunduğunu ve bu asrın ortalarına kadar yaşamış olduğunu belirttiği Fakih Ahmed adlı bir şairin, Türkçe olarak yazdığı "Çerh-nâme" adlı mesnevisini, Anadolu'da yazılan ilk Türkçe eser kabul ettiğini belirtmektedir.[18].

Fakat Mikâil Bayram'ın yaptığı araştırmalar sonucunda, Anadolu'da Türkçe eser yazma geleneğinin, Köprülü'nün iddia ettiği gibi, XIII. asrın ikinci yarısından sonra değil, bu asrın başlarından itibaren başlamış olduğunu tespit etmiştir. Mikaîl Bayram,

Anadolu'da te'lif edilmiş ilk Türkçe eserin Hakim Bereket'in "Tuhfe-i Mübârizî" adlı eseri olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Mikaîl Bayram, Hakim Bereket'in bu eseri ilk önce "Lübâbü'n-nühâb" adıyla Arapça olarak yazdığı, daha sonra bunu "Tuhfe-i Mübârizî" adıyla Farsça'ya tercüme ettiği, Emir Mübârizü'd-din Halifet Gaziye sunduğunu belirtmektedir. Halifet Gazi'nin bu eseri beğenmesi ve Türkçe'ye tercüme ettirmesini istemesi neticesi eserin Türkçe tercümesinin yapıldığı bilgisine ulaşmıştır Mikâil Bayram bu husuta şu noktanın üzerinde durmaktadır: Anadolu'da Türkçe eser yazma geleneğinin o dönem için pek fazla gelişmediği; Türkçe olarak yazılan eserlerin ise genel itibariyle Danişmend ilinde yapıldığı.[19]

1. 10. Tokat-Malatya Rekabeti Meselesi

Mikâil Bayram Malatya'nın Türkler tarafından fethinden önce Süryanilerin denetiminde bulunduğunu. Danişmentlilerin bölgeyi fethiyle birlikte bu iki kültürün bir arada yaşamaya başladığını, hatta İran coğrafyasından göçlerle birlikte bölgede Fars kültürünün değer bulduğunu belirtmektedir. Eski Yunan kültürünün izlerini taşıyan Süryaniler, Türkler ve İranlılar'ın bir arada yaşadığı Malatya'da fikrî bir canlılık ve çeşitlilik olduğuna temas etmiştir. Bir süre sonra İran kültürünün mutasavvıflar vasıtasıyla baskın geldiği Malatya'da yetişen şehzadeler devlet otoritesinde söz sahibi olmuştur.

Mikâil Bayram'a göre Tokat yöresi ise Türkmenlerin ağırlıklı olduğu bölgedir. Bu yöre milli bir karakter ve kültürel bir hüviyet kazanmıştır. Başlangıçta Selçuklu otoritesi Tokatta yetişmiş olan şehzadelerin elindedir. Fakat daha sonra bu otorite kaybolmuştur.

Mikâil Bayram, Tokat çevresi Malatya çevresinde teşekkül eden birbirine muhalif bu iki fikri ve kültürel ortamın mücadelesi yattığı yönünde tespitler ortaya koymuştur. Anadolu Selçuklu Devleti'nin iki önemli şehri Tokat ve Malatya arasındaki fikri ve kültürel farklılıkların siyasî yapıya etkisi ve bu iki şehir arasında süregelen ihtilafın oluşmasında Tokattaki Türkmencilik anlayışı ile Malatya yöresindeki İrancılık anlayışının etkili olduğunu belirtir.[20]

1.11. Babaîler İsyanı'nın Mahiyeti ve Ahilerin Rolü
       Babaîler İsyanı Anadolu Selçuklu devleti tarihinde büyük öneme sahip bir harekâttır. Mikâil Bayram bu isyanın bilinmesine rağmen gerçek mahiyetinin tespitine yönelik çalışmaların yetersiz olduğu kanaatindedir. Yaygın kanaat Baba İshak'ın Peygamberlik iddiası ile bu isyanı başlattığı yönündedir. Ancak, Mikâil Bayram, isyanın gerekçesinin Ahi Türkmenler üzerinde uygulanan siyasî baskı olduğu yönünde tespitler ortaya koymuştur. İsyanın bugüne dek gerektiği gibi anlaşılıp teşhis edilememesinin de Türkmenlere ait eserlerin tahribata uğratılmasından kaynaklandığı üzerinde durmaktadır.[21]

1. 12. Mevlanâ ve Çevresi İle İlgili Tesbitleri

Mikâil Bayram Mevlana ve çevresindekilerin faaliyetlerinin devrin siyasi olayları üğzerindeki etkisi üzerinde tespitte bulunduğu pek çok yazı kaleme almıştır. Mevlana ile ilgili açıklamaları Bayram üzerindeki tepkileri yoğunlaştırmıştır. Ancak Mikâil Bayram ilmî çalışmalarında kaynak eserleri inceleme fırsatı bulan önemli akademisyenlerimizden olması hasebiyle bu tepkilere kaynaklar göstermek sureti ile yanıt vermiştir. Mikâil Bayram'ın gösterdiği bu kaynaklar Mevlana ve Mevlevi camianın yazmış olduğu eserlerdir.

Mikâil Bayram, Ahi Evren'le ilgisinden dolayı Mevlana ve eserleri üzerinde de araştırmalara girmiş ve bazı ilginç sonuçlara varmıştır.

Mevlana'nın Mesnevi'sinde anlattığı hikâyelerin ve örneklendirmelerin sadece ibret alınması, ders alınması amacıyla kaleme alındığı sanılmıştır. Mikâil Bayram bu hikâye ve örneklendirmelerde Mevlana'nın kimleri kastettiğini, hangi olayları tasvir ettiğini tespit etmiştir. Bu hikâyelerin birçoğunda Mevlana, muhaliflerini hicvetmekte ve o dönemde meydana gelen sosyal olaylar hakkında kendisinin ne düşündüğünü ve nasıl davrandığını ortaya koymaktadır. Bu anlamda Mevlana ile baş müderris (sadr) olan oğlu Alaü'd-Din Çelebi arasında da derin bir fikir ayrılığı bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Alaü'd-Din Çelebi'nin de katıldığı Şems Tebrizi'nin bir suikast sonucu öldürülmesinden sonra, Alaü'd-Din Çelebi ve Ahi Evren Kırşehir'e göçmek zorunda kalmışlardır. Bir müddet sonra Kırşehir'de Ahiler isyan edince bu isyanı bastırmaya Mevlana 'nın dostu ve müridi Cacaoğlu Nureddin tayin edilmiştir. Cacaoğlu Nureddin Mevlana ile de görüşerek Kırşehir'e gitmiş, isyanı bastırdıktan sonra da buradaki Ahileri kılıçtan geçirmiştir. Mevlânâ'nın oğlu Alaü'd-Din Çelebi de burada öldürülmüştür. Alaü'd-Din Çelebi'nin cenazesini Nureddin Caca, Konya'ya getirmiş, ısrarlara rağmen Mevlana oğlunun cenaze namazını kılmamıştır. Mevlana üzerinde çalışanlar şöyle bir iddia sergilemektedirler: Onlara göre, Şems'in öldürülmesinde Alaü'd-Din Çelebi önemli bir rol üstlendiği için   Mevlana oğluna kırgındı ve bu yüzden oğlunun cenaze namazını kılmayı reddetmiştir. Bu konuda Mikâil Bayram şöyle demektedir: "Alaü'd-Din Çelebi Şems'in öldürülmesi olayına katılmış ise-ki katılmıştır-katil olmuş olur. İslam hukukunda katilin cenaze namazı kılınır. Mevlana bunu bilmeyecek kadar cahil olamaz. Alaü'd-Din Çelebi ve Ahi Evren Moğollara karşı isyan etmiş oldukları için Mevlana onları "Baği" (İslam devletine karşı isyan edenlere verilen isim) addetmektedir. Baği'nin cenaze namazı kılınmaz. Onun için oğlunun cenaze namazını kılmamıştır. Böylece Moğollara ve Moğol yanlısı iktidara bakış tarzı ortaya çıkmaktadır"[22].

Mikâil Bayram, Kalenderilerin Moğollarla işbirliği içinde olduklarını, Moğol istilası sırasında Kayserideki katliamlarda pek çok Ahi Türkmenin öldürüldüğünü, Mevlana'nın hocası Seyyid Buraneddin'in eteğine Moğolların paralar saçtığını Eflaki'den öğrendiğini belirtmektedir. Kalenderi şeyhi olan Şems-i Tebrizinin de bu olaydan kısa bir süre sonra Kayseri'den Konya'ya Mevlana'nın yanına geldiğini belirtmiştir.[23] Mikâill Bayram Mevlana'nın Moğollar ile diyaloğun bu şekilde başladığını Mevlevi kaynaklardan naklen tesbit etmiştir. Mevlana'ya Moğollarca para ve yardımlar ulaştığını belirten Mikâil Bayram Şems-i Tebrizi'nin Ahi Evren ve Mevlana'nın oğlu tarafından bu ikisinin de Mevlevilerin desteğini almış olan Moğollarca öldürüldüğünü ifade etmektedir.[24]

1.13.  Hacı Bektaş-ı Veli ile İlgili Tespitleri

Mikâil Bayram, Hacı Bektaş-ı Velî'nin Türkmen bir mutasavvıf olup, İtikatte Eş'ari, amelde şafi mezhebine mensup olduğuna dair tespitlerde bulunmuştur. Mikâil Bayram, Mevlana müzesi kütüphanesi no: 1633'de yer alan Hacı Bektaş-ı Velî'ye ait risaleye dayanarak bu tespitte bulunmuştur. Mikâil Bayram, Hacı Bektaş'ın yakınlarının sorularına Hacı Bektaş'ın Hanbelî mutasavvıflardan Hace Abdullah Ensari'den nakille yanıt vermesinin, Hacı Bektaş'ın Sünniliğinin işareti olduğuna dair kanıt olduğunu bildirmektedir.. Yine Hacı Bektaş'a ait Makalatta sünni mezhebine mensup birinin ağzından dökülen sözlerin yer aldığına dair tespiti vardır.[25]

1.14.  Cihâd- Nâme Adlı Eserin Baba İlyas'a Ait Olduğuna Dair Tespitleri

Mikâil Bayram, Ayasofya Kütüphanesi 4819 numaralı bir mecmuada yer alan "cihad-name" adlı eserin Baba İlyas'a ait olduğuna dair kanaatle sahiptir. Bu kanaatini Baba İlyas'ın torunu Elvan Çelebi'nin "Menakıbu'l Kudsiye" adlı eserinden hareketle doğrulamaktadır. cihad-name'nin Baba İlyas'a ait olduğuna dair tespitlerinden bazıları şu şekildedir:

Eserin giriş kısmında yazar eseri cihad durumunda yazdığını bildirmektedir. Bu durum Baba İlyas'ın macerasına uygun düşmektedir.

Elvan çelebi eserinde "köre kadı" denen bir müfritten bahsetmekte olup; cihad- name'de de iftiracı birinden bahsedilmektedir.

Hacı Bektaş'ın Bba İlyas'ın halifesi olması. Eserdeki bazı remiz ve motifler Hacı Bektaş'ın Makalatında da yer alması.

Aşıkpaşa ve Elvan Çelebi'nin dedeleri Baba İlyas'ın eseri olduğundan bahsetmeleri. Aşık paşa'nın Cihadnamede işlenen temayı Garipname adlı eserine nakletmesi.[26]

2. İslâm Tarihi'ne Katkıları

Mikâil Bayram' a göre İslam Tarihine Kur'ani düşünce formu ile yazmak gerekir. Mikâil Bayram Kur'anın yalnızca geçmişi anlatmadığını tarih gibi onun da geçmişin bugünün geleceğin ilmi olarak ele alınması gereken kutsî bir kaynak olarak değerlendirilmesinin özellikle İslam toplumuna büyük fayda sağladığını belirtmektedir.

Mikaîl Bayram İslam tarihçisi için şunları söylemektedir: İslam tarihçisi düşünce sistemini İslami ve Kur'ani inanç kalıpları ile oluşturan; İslami ve Kur'ani terimlerle düşünen insan olduğu için tarihi olayları kendi inanç ve düşünce kalıpları ile algılamak ve yorumlamak durumundadır. Bu düşünce formasyonunu ne kadar iyi edinmişse, o ölçüde olayları tahlil ve tasnif etme melekesi kazanmış demektir. Meslek ve meşrepte derinleşmek, olayları daha ihatalı ve boyutlu kavrama imkânı sağlar. Herşeyden önce İslam tarihçisi, hiçbir olayın Allah'ın iradesi dışında cereyan etmediğini bildiği için, insan topluluklarının macerası olan tarihe bu perspektiften bakma durumunda olacaktır. Bu durum, Müslüman tarihçiye, olayları daha derinlemesine tahlil etme ve değerlendirme imkânı verir. Müslüman tarihçiyi diğer tarihçilerden farklı kılan en önemli özellik de budur. Sünnetullah (Nevamisi İlahi) dediğimiz tabiat kanunlarının toplumsal olaylardaki işleyişini, kişisel davranışlarla toplumsal olaylar arasındaki ilişkileri görme kabiliyeti de bu inanç ile gelişir. Müslüman tarihçi, yaradılış kanunlarına uymayan bir düşüncede olmayacağından tarihi ve sosyal olayların hangi noktada sapmalar gösterdiğini rahatlıkla görebilecektir. Bu durum, ona olayları tahlil etme gücü kazandıracaktır. Bu formasyonu ona menkıbe ve destan kültürlerinden gelen haber ve yorumlardaki gayrı tabii unsurları görme ve onları ayıklama feraseti ve sezme imkânı verecektir. İslam tarihçisinin bir diğer özelliği veya bilgi farklılığı, beşer tarihini peygamberler geleneği ile iç içe görmesi ve öyle algılamasıdır. Beşer tarihi içinde peygamberlerin koydukları veya sundukları kültürel miras, tarihe yön ve kıvam veren en önemli olaydır. Kur'anı Kerim'de de ifade edildiği üzere, peygamberlerin öğretileri arasında köklü farklar bulunmamaktadır. Yani Allah'ın elçileri olan peygamberlerin kültürel çizgileri aynıdır. Aynı inanç esaslarını talim etmişler ve aynı dünya görüşünü ve düşünce sistemini tesis etmişlerdir. İslam tarihçisi peygamberleri, Allah'ın dinini insanlara bildiren ve Allah tarafından bu iş için görevlendirilen kişiler olarak bilmektedir. Bütün peygamberlerin görevleri, aşağıdaki biçimde kısa başlıklar halinde hülasa edilebilir. Son Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a.v.) öğreti ve uygulamalarında bu görevlerin neler olduğu açık olarak görülebilmektedir. Sünnet olayı ve sünnet gerçeği, bu görevlerin uygulaması ile ortaya çıkmaktadır. Aslında sünnet olayı, bununla sınırlı tutulmalıdır.

Mikâil Bayram İslam tarihinin henüz yazılamamış olmasını ise Müslümanların geçmişi Kur'ani bir mantıkla ele alınamaması olarak görmektedir. İslam tarihi olmadığını Müslümanların tarihi olduğu kanaatindeki Mikâil Bayram, bunun altında yatan sebebin de İslam'ın özellikle, Emevilerle birlikte, sürekli siyasî mücadele içerisinde olmasından kaynaklandığı düşüncesindedir. İstikrarsız bir ortamda Müslümanların İslamı anlamalarının imkânı olmadığı kanaatindedir. O devrenin kapanmasından sonra Müslümanlar islamı tarif etme gayretine girmiş, bu da ekollerin özellikle de tasavvufun oluşmasını sağladığını düşünmektedir.[27]

2.1. Fil Olayı'nın Mahiyeti İle İlgili Tesbiti

Kur'an-ı Kerim'in 105. suresi olan Fil Suresi'nin içeriği ve nasıl anlaşılması gerektiği üzerindeki çalışmalar Mikâil Bayram'ın da görüş ve katkıları olmuştur.

Mikâil Bayram Fil Ashâbının volkanik patlama sonucu helak olduğuna dair görüşündedir. Surede geçen Sicil kelimesinin lav olduğu kanaatindedir.

Bu volkanik püskürme ile Ebrehe'nin ordusunun üzerine lav yani Siccil yaydığını ve Habeşli askerlerin bu suretle kızgın lav serpintileri altında helak olduklarını kabul etmektedir[28]. Bu düşüncesini de ünlü müfessir Kurtubi nin nakline dayandırır.

Mikâil Bayram "ebabil" kelimesinin de. Kur'anî terminolojiye göre sürü anlamına geldiğini belirtmektedir. Mikâil Bayram, Sûre'nin mealinin şöyle olması gerektiğini savunmaktadır: "Rabbin Fil Ashabına neler yaptı görmedin mi? Onların plânlarını saptırmadı mı? Onların üstüne sürüler halinde kuşlar gönderdi. Bu kuşlar onları lavdan taşların üzerine saçtı ve onları yenmiş ekin gibi yaptı"


[1]Bkz. Doç. Dr. Mustafa Demirci, Mikâil Bayram'ı hatırlarken adlı giriş yazısından, ae., Kömen yay., Konya 2009) ,s. 1-3.

[2]Bayram, "Anadolu'da Te'lif Edilen İlk Türkçe Eser Meselesi", V. Millî Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri, (Konya 25-26 Nisan 1995),Selçuklu Araştırmaları Merkezi yay. Konya 1996, s. 95.

[3]Bayram, " Ahi Evren Kimdir?", Türk Kültürü, S. 191, Ankara Eylül 1978, s. 658-668.

[4]Mikâil Bayram, bu eserin en eski nüshasının Halef Efendi İlavesi (Süleymaniye) Kütüphanesi nr. 92'de

olduğunu tespit etmiştir. Bkz., Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı'nın Kuruluşu, Konya 1991,s.66.

[5]Bkz. Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı'nın Kuruluşu, Konya 1991.

[6]Bkz. Bayram, Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren, Bayrak Matbabası, İstanbul 2001

[7]Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı'nın Kuruluşu, s. 147-148.

      age.,152.

[9]age. s. 151. Ayrıca geniş bilgi için bkz "Türkiye Selçukluları Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğin Doğuşuna Etkisi", Türkiyat Araştırmaları, S.10, Konya 2001, s.1-11

[10]Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı'nın Kuruluşu, s.135-157.

[11]Geniş bilgi için bkz. Mikâil Bayram, Fatma Bacı ve Bâcıyân-ı Rûm, NKM, Konya 2008

[12]Bayram, "Ahi Evren-Mevlâna İhtilafının Mahiyeti ve Boyutları" , Kelime, S. 4, Konya 1986, s. 26.

       Agm., s. 26.

[14]Agm., 27-28. Ayrıca geniş bilgi için bkz. Bkz Bayram, Sosyal ve Siyasî Boyutlarıyla Ahi Evren- Mevlana Mücadelesi, Konya 2000.

[15] Bayram, "Evahadu'd-dîn Hamid el- Kirmânî", Kelime, S.12, Konya 1987, s. 35-37.

[16]Mikâil Bayram, " Sadru'd-din Konevî ile Ahi Evren Şeyh Nasuri'd-din Mahmut'un Mektuplaşması", S.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Dergisi, S.2, Konya 1983, s. 51-75.

[17]Bayram,"Anadolu'da Te'lif Edilen İlk Eser 'Kaşf'al-Akabe", İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, VII/3- 4, İstanbul 1979, s. 271-272.

[18]Bayram, "Anadolu'da Te'lif Edilen İlk Türkçe Eser Meselesi", V. Millî Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri),s. 96.

[19]Bayram, agm.,s. 97-100.

[20]Bayram, " Selçuklular Zamanında Anadolu'da Bazı Yöreler Arasındaki Farklı Kültürel Yapılanma ve Siyasi Boyutları", Türkiyat Araştırmaları Dergisi, s. 79-92.

[21]Bayram, "Babaîler İsyanı Üzerine",Hareket, s. 16-28

[22]Dudu Çetin, Prof. Dr. Mikâil Bayram(Hayatı-Eserleri-Fikirleri) Lisans Tezi,s.34.

[23]Bayram Mevlana'nın Moğollarla İlişkileri Üzerine", Hak-söz, s.21.

[24]Atalar-Sancar, ae., s.22

[25]Ayrıntılı bilgi için bkz. Mikâil Bayram, "Hacı Bektaş-İ Horasanî Hakkında Yeni Kaynak Araştırması", Osmanlı , VII, Yeni Türkiye yay., Ankara 1999, s. 51-56.

[26]Bkz. Bayram, Baba İlyas-ı Horasanî ve 'Cihâd-Nâme'si", Cem, Nisan 1997, s. 50-52.

[27]Bayram, "Peygamberlerin Görevleri Nelerdir?", Vuslat, S. 5, İstanbul Kasım 2001,s.y.

[28]Bayram, Fil Olayı'nın Mahiyeti (Fil Suresinin Yeni Bir Yorumu), s. 19.