Müverrihûn Mikâil Bayram

MEVLÂNÂ, CUHA VE MOĞOLLAR

MEVLÂNÂ, CUHA VE MOĞOLLAR

 

Seyfi Say

 

2002 yılı bahar aylarında, bir TV kanalı tarafından (1) Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî bir Moğol ajanı gibi takdim edilir ve Mesnevî müstehcen ve “muzır” bir kitapmış gibi tartışma konusu yapılırken gözden kaçan nokta, bu iddiaların büyük ölçüde bir tarihçiden kaynaklanıyor oluşuydu. 

Sözkonusu tarihçi, Prof. Dr. Mikail Bayram, Ahî Evran hakkında doktora tezi yazmış bir bilim adamı. Mevlânâ'ya olan ilgisi (ve tepkisi) de Ahî Evran’dan kaynaklanıyor. Bayram, nükteleriyle meşhur Nasrettin Hoca'nın, Ahî Evran olarak bilinen, Ahîlik teşkilatının piri Şeyh Nasrettin Mahmut olduğunu savunuyor. Bayram'a göre, Mevlânâ'nın Mesnevî’de Cuha diye bahsettiği şahıs aslında Nasrettin Hoca, yani Ahî Evran. Bayram, ilk büyük hatasını işte bu noktada yapıyordu. 

Nasrettin Hoca belki de Ahî Evran’dı, fakat Cuha’nın Nasrettin Hoca olmadığı kesindir. Mevlânâ ve etrafındakiler hakkında anlatılan anekdotları derleyen Ahmet Eflakî, Cuha hikayelerinden birini yorumlarken, Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled'den naklen, bu hikayenin kahramanı olan zatın Şeyh Nasrettin olduğunu bildiriyormuş. Bayram’ın iddiasının kaynağı, Eflakî’nin bu iddiasından ibaret.

Bayram’ın aktardıklarından, Nasrettin Mahmut’un (Ahî Evran) uzun süre Kayseri'de kadı olarak görev yaptığını öğreniyoruz. Nasrettin Mahmut, II. İzzettin Keykavus döneminde kısa bir süre vezirlik yaptıktan sonra, Alaattin Keykubat'ın tahta geçmesiyle birlikte Konya'ya gelip yerleşiyor. Daha sonra II. İzzettin Keykavus'un veziri olarak da görev yapıyor. Mevlânâ'nın hocası Şems-i Tebrizî'ye suikast düzenleyerek öldürttüğü gerekçesiyle “Moğollar”ın baskısıyla vezirlik görevinden alınıyor. Kırşehir'e geçerek burada yaşamaya başlayan Ahî Evran Nasrettin Hoca, Ahî ve Türkmenler’in isyanına vesile oluyor. Başlayan isyanı bastırma görevi ise Hüsamettin Çelebi'ye veriliyor. Çelebi isyanı şiddetli bir şekilde bastırarak Ahî Evran da dahil olmak üzere isyana karışanları kılıçtan geçiriyor. (2)

Öncelikle bilinmesi gereken nokta şu: Mevlânâ’nın Mesnevî’de sözünü ettiği Cuha’nın Nasrettin Hoca ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bununla birlikte Cuha’nın bir lakabı da Hoca’dır. Buradan hareketle Cuha’nın Nasrettin Hoca olabileceğini söylersek eğer (ki Nasrettin Hoca’ya ait bir fıkra Cuha’ya aittir), o takdirde de Ahî Evran’ın Nasrettin Hoca olduğu iddiası temelsiz hale gelir, çünkü Cuha’nın Ahî Evran’dan yüzyıllar önce yaşamış bir Arap olduğunu biliyoruz.

İbnü’l-Cevzî, “Ahmak ve Dalgınlar Kitabı” adıyla Türkçe’ye çevrilen eseri “Kitâbu’l-Hamkâ ve’l-Mugaffelîn”de Cuha hakkında şu bilgileri verir: “Ahmak Cuha (Hoca): Künyesi Ebu’l-Gusn’dur. Kendisinden zekâ ve uyanıklığa alamet olan kıssalar rivayet edilmiştir. Ancak dalgınlığı ağır basmış ve bazı kıssaların düşmanları tarafından uydurulduğu belirtilmiştir. Mekkî bin İbrahim’den şöyle rivayet edilmiştir: ‘Cuha’yı gözüaçık ve nazik biri olarak gördüm. Ona nisbet edilenler uydurmadır. Komşuları vardı; birbirleriyle şakalaşırlardı. Sonradan hakkında aslı olmayan fıkra ve hikayeler uydurulmuştur’.” (3)

Mekkî bin İbrahim’in 90 yıl yaşadığını ve Hicrî 210 yılında vefat ettiğini biliyoruz. (4) Buradan, Cuha’nın Miladî 700’lü yıllarda yaşadığı sonucuna varabiliriz. Ahî Evran ise 1200’lü yıllarda yaşamıştır. Nasrettin Hoca fıkralarından birini İbnü’l-Cevzî Cuha’yla ilgili olarak anlatmaktadır:

“Cuha’dan rivayet edilenlerin tamamı ahmaklık değil, dalgınlık ürünüdür. Şimdi onları işittiğimiz gibi aktarıyoruz:

“ ‘Ebu’l-Hasan anlatıyor: Adamın biri Cuha’ya:

“- ‘Evinizden bağırtı geldiğini duydum?

“- ‘Gömleğim aşağı düştü.

“- ‘Gömlek düşünce ne olur?

“- ‘Ey ahmak! Gömleğin içinde olursan onunla beraber düşmüş olmaz mısın?’ ” (5) 

Hitler, “Kavgam” adlı kitabında, en kolay inanılan yalanların en büyükleri olduğunu söyler. Çünkü, ona göre, insanlar akıl almaz ölçüde büyük yalanların söylenebileceğine ihtimal vermezler. Bu açıdan bakıldığında, büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’yi “Moğol ajanı” ilan edenlerin dayandıkları deliller ile yürüttükleri mantığın zayıflığının, gerçekte, bu iddiayı ortaya atanların etkisinin kaynağını oluşturduğu söylenebilir. Çünkü, hiç kimsenin havsalası, böylesine akla ziyan bir iddianın yalan olabileceğini kolay kolay almaz. Öyle ya, durduk yere Mevlânâ’ya neden “Moğol ajanı” denilsin ki? Ateş olmayan yerden duman çıkar mı?

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Bir bilim adamının (ve tarihçinin) bir konuda hüküm verirken, her türlü veriyi dikkate alması gerekir. Sadece işine gelenleri gündeme getirmesi, peşin hükümlülük anlamına gelir. Ve bununla, ortaya attığı iddiayı değil, kendisinin bilim adamlığına uzak olduğunu ispatlamış olur.

Mevlânâ’yı suçlayan tarihçinin sadece İbn Bîbî’ye atıfta bulunması ilginç. İbn Bîbî, Anadolu Selçuklu Devleti hizmetindeki bir memurdu, fakat sonra, Moğollar’ın Anadolu’nun idaresi için tayin ettiği Şemseddin Cüveynî’nin emrine girdi (Aslında bütün Anadolu Selçuklu Devleti bürokrasisi onun emrine girdi) ve onun talebi üzerine Anadolu Selçuklular’ı ile ilgili eserini kaleme aldı. Halbuki Mevlânâ hiçbir zaman Moğollar’ın hizmetine girmedi.

İbn Bîbî’nin eserinin özelliği, görüp işittiği haber ve belgelere dayanılarak kaleme alınmış olması ve yazılı kaynaklara atıfta bulunulmamasıdır. Bir tarih kitabı olmaktan çok, bir hatırattır. Bu nedenle, özellikle kendi dönemi hakkında yazdıkları tarihçilerce ihtiyatla karşılanmaktadır. Ayrıca, eserde kronolojiye ve olaylar arasındaki irtibata da dikkat edilmemiştir. Halk arasındaki rivayetleri aktaran yazar, inanılması güç hikayeler de nakleder. Bazı önemli olaylara ise hiç yer vermez ya da üstünkörü geçer. Tarihî olayları bütün ayrıntılarıyla ortaya koymak yerine, edebî ve sanatkârane bir üslup kullanmaya özen gösterir. Bununla birlikte eser, Anadolu Selçukluları ile ilgili en önemli kaynak olma özelliği taşımaktadır. Bu da, başkalarının yazmamış olmasından ve İlhanlı devlet adamı Cüveynî’nin arzusundan kaynaklanan bir meziyet. İbn Bîbî’nin bir özelliği de, Moğollar’a karşı itaatkâr bir politika izlenmesinden yana olmasıdır. İlginç bir başka özelliği ise, çağdaşı olduğu halde Mevlânâ’dan hiç bahsetmemesi, onu adeta yok saymasıdır. (6)

Mevlânâ’yı Moğol ajanı ilan eden tarihçinin dayandığı kaynak işte bu. Peki, bütün bunların ajanlıkla ilgisi ne? Şuymuş: İbn Bîbî, Kayseri’yi işgal eden Moğol ordusunda, Mevlânâ’nın hocası Şems-i Tebrizî’nin mensubu bulunduğu Kalenderîliğin dervişlerinin de yer aldığını söylüyormuş. Şems-i Tebrizî’nin ne kadar Kalenderî olduğu tartışılır, ama öyle bile olsa, bu hiçbir şeyi ispat etmeye yetmez. Bu mantığa göre, sözkonusu tarihçinin saygı duyduğu insanlardan herhangi biri herhangi bir topluluğa (parti, cemaat, dernek, vakıf, sendika vs.) mensupsa ve bu topluluğun üyelerinden bir bölümü herhangi bir olumsuz eylemde bulunduysa, o tarihçi de bu eylemden sorumlu tutulmalıdır.

Sözkonusu tarihçiyi, Mevlânâ’nın Moğol ajanı olduğu kanaatine götüren ikinci neden, onun Mesnevî’de Ahî Evran’ı Cuha adıyla konu edinmiş olduğuna inanması. Bunun doğru olmadığını yukarıda gösterdik. Öyle olsaydı bile, “Peki bunun ajanlıkla ilgisi ne?” diye düşünmek gerekirdi; Nasrettin Hoca fıkrası anlatmanın Moğol ajanlığı anlamına geldiğini keşfetmek için yedi asır neden beklenildiği sorusuyla karşı karşıya kalırdık. Tarihçimizin, hakkında doktora tezi yazdığı bir şahsiyeti tarihe bakışının merkezine oturtması, onun bilimsellikle ilgisinin ne düzeyde olduğunu anlamak için yeterli.

Ahî Evran’ın, Mevlânâ'nın hocası Şems-i Tebrizî'yi suikastle öldürtmüş olması gerekçesiyle Moğollar’ın baskısı sonucu vezirlik görevinden alındığı da yazılanlar arasında. Bu doğruysa, Ahî Evran’ı adi bir katil olarak kabul etmek gerekir. Ancak, Ahî Evran’ın görevden azli kesin olsa da, Şems-i Tebrizî’nin öldürüldüğü kesin değildir. Konya’yı terk edip Şam’a gittiği kabul edilmektedir. Bütün bunlarda kesin olan yan sadece, Ahî Evran’ın, Mevlânâ’nın aksine, o günün siyasetçilerinin emrine girmiş olmasıdır.

Mevlânâ’nın Moğol ajanı olduğu iddiasının ardındaki mantık ve deliller bu kadar.  Mevlânâ’nın Moğollar’la bir ilgisi varsa da bu, onlar tarafından mağdur edilenlerin akrabası olmasından ibarettir. Çünkü babaannesi, Horasan hükümdarı Alâuddevle Alâeddin Harzemşah’ın kızıdır. Annesi ise, Belh Emîri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Konunun tam anlaşılması için, öncelikle dönemin siyasî durumunun kavranılması gerekir. 1243 yılında 80 bin kişilik Anadolu Selçuklu ordusu, Moğollar ile karşılaşmak üzere Sivas’a gitmişti. Tecrübeli devlet adamı ve kumandanlar, Sivas’ta kalınmasını, Moğollar’ın oraya kadar gelip yorulmasının beklenmesini teklif ettiler. Herhangi bir savaşa katılmamış emir ve kumandanların heyecanlı istekleri üzerine, Zara-Suşehri arasındaki Kösedağ’ın yanındaki ovaya gidildi. Bu arada, Moğollar da yaklaşmış bulunuyorlardı. Tecrübeli devlet adamlarının savunmada kalınması teklifine de itibar edilmedi, 20 bin kişilik öncü kuvvet Moğollar’a saldırdı. Moğollar önce kaçıyor gibi yapıp ardından dönüp saldırdılar ve bu kuvveti imha ettiler. Bu durum, savaş alanına yaklaşan ana kuvvetlerde paniğe yol açtı. Selçuklu kumandanları orduyu terk ettikleri gibi, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev de Antalya’ya gitti. Hatta, İstanbul’a, Bizans’a sığınma girişiminde bile bulundu. Başsız kalan Selçuklu ordusu ise savaşmadan dağılmıştı.

“Öte yandan Selçuklu ordusuna rastlayamayan Moğollar, bunun bir savaş hilesi ve taktiği olabileceğini düşünmüşlerse de çok geçmeden durumu anlamada güçlük çekmediler. Böylece öncü savaşından sonra 80 bin kişilik koskoca bir Selçuklu ordusu, sultanın korkaklık ve yeteneksizliği, deneyimli devlet adamlarına önem vermemesi ve taktik yanlışlıkları sebepleriyle, Türk tarihinin hiçbir döneminde bir eşi daha görülmemiş olan perişan bir duruma düştü. Bu sonuç üzerine Moğollar, Selçuklu ordugâhında sayısız ganimetler ele geçirdiler.” (7)

Bu savaştan sonra Anadolu Selçukluları’nın bağımsızlığı da bitmiş oldu. Sultanları bile Moğollar atamaya başladılar. Ajan kelimesinin bir anlamı da “temsilci” olduğuna göre, Selçuklu sultanının ajan haline geldiğini kabul etmek gerekir. 

Mesnevî’deki Cuha hikayesi üzerine acaip iddialar bina eden tarihçimiz, şu satırların bulunduğu sayfaları anlamadan okumuş (veya okumamış) olmalı:

“Burada da hilekâr Moğollar, ‘Mısırlılar’dan birini arıyoruz. Mısırlıları bu tarafa toplayın da aradığımızı ele geçirelim’ derler. Kim gelirse, ‘Hayır, bu değil. Sen geç oracıkta otur’ derler de, bu suretle herkes derlenip toparlandı mı bu hileyle hepsinin boynunu vururlar. Onlar, ezan sesi duyunca Tanrı davetçisine uymazlardı ya, onun şomluğu yüzünden, hilekâr Moğollar’ın daveti, onları ölüme kadar çekti, sürdü.” (8)

Mevlânâ, Selçuklu vezirlerinden, dönemin kudretli adamı Muineddin Pervane’ye şöyle çıkışmıştır: “Sen, Tatar’la (Moğol’la) birleştin. Halbuki bu şekilde Şamlıları ve Mısırlıları yok etmek, İslam vilayetlerini kırıp yıkmak için yardım etmiş oluyorsun.” (9)

Mevlânâ’ya birisi, “Tatarlar da kıyamete inanıyor ve ‘Elbette bir sorgu sual günü olacak’ diyorlar” deyince, şöyle cevap vermiştir: “Yalan söylüyorlar; kendilerini Müslümanlarla bir göstermek istiyorlar. Yani, biz de biliyoruz ve inanıyoruz, demek istiyorlar.... eğer onlar kıyamet gününe inanıyorlarsa bunun delili hani? Bu günahlar, zulümler ve kötülükler, üst üste birikmiş karlar gibi, kat kat yığılmıştır.” (10)

Bir başkası da Mevlânâ’ya şunu söylemişti: “Moğollar buraya ilk geldiklerinde çırçıplaktılar. Binek hayvanları öküzdü. Silahları odundandı. Şimdi haşmet ve azamet sahibi oldular, karınları doydu. En güzel Arap atları ve en iyi silahlar onların elinde bulunuyor.”

Mevlânâ şöyle cevap verdi: “Onların gönülleri kırık ve kuvvetleri yokken, Tanrı yalvarmalarını kabul ve onlara yardım etti. Şimdi ise bu kadar muhteşem ve kuvvetli oldukları şu anda, halkın zayıflığı vasıtasiyle Yüce Tanrı onları yok edecektir; o zaman, hepsinin Tanrı’nın inayeti ve yardımı olduğunu, dünyayı bununla zaptettiklerini, yoksa başarılarının kendi güç ve kudretlerinin karşılığı olmadığını anlamaları için, halkın zaafı ile onları yok eder. Önce insanlardan uzak, fakir, çırçıplak ve acınacak bir halde çölde yaşarlarken, yalnız onlardan bazıları ticaret yapmak için Harezm vilayetine geliyor, alışveriş ediyor, kendileri için elbiselik keten alıyorlardı. Harezm Şah [Harzemşah] bunu men ve tüccarları öldürmelerini emrediyordu. Onlardan haraç alıyor ve tüccarların oraya gitmesini önlüyordu. Tatarlar, padişahlarının yanına dert yanmağa gittiler ve ‘Mahvolduk’ dediler. Padişahları on günlük izin istedi. Bir mağaranın kovuğuna gitti ve tam bir vecd içinde ibadet etti, Allah’a yalvardı. Ulu Tanrı’dan, ‘Senin dileğini, yalvarışlarını kabul ettim. Dışarı çık. Her nereye gidersen, muzaffer ol!’ diye bir ses erişti. Tanrı’nın buyruğu ile çıktıklarından, karşılarında bulunanları yendiler ve bütün yeryüzünü kapladılar.” (11)

Gerçekten de, İslam ülkelerinde üretilen mal ve silahlar, o dönemde, yoksul bir hayat yaşayan Moğollar için büyük bir lükstü. Bu nedenle Cengiz, tüccarları İslam ülkelerine gitmeğe teşvik ediyordu. Moğol başkenti Karakurum'dan hareket eden yüzlerce tüccarın katıldığı bir kervana, Otrar Kalesi'nde, Hazemşah'ın valisi İnalcık tarafından el konuldu. İnalcık, tüccarlar arasında casuslar bulunduğunu iddia ediyordu. Harzemşah Muhammed, araştırmaksızın idamlarını emretti. Cengiz'in protesto etmek için gönderdiği elçilerin de sakallarını yaktırdı ve başkanlarını öldürttü.

Harold Lamb, “Cengiz Han” (12) adıyla dilimize çevrilen kitabında onun kimi zaman dağa çekilip yalnız başına ibadet ve dua ettiğini yazar. Keagan da, şöyle der: "1211'de ilk seferine başlamak üzere çadırından çıkan Cengiz Han halkına hitap ederken, 'Cennet [Tanrı] bana zafer sözü verdi' demişti.” (13) Bu rivayetler, 1240 tarihinde kaleme alınan "Gizli Tarih" ya da “Moğollar’ın Gizli Tarihi” adıyla bilinen kitapta da yer alır. (14) 

Yazımızın girişinde sözü edilen tv programında, Mesnevî’deki bir hikaye toplumsal ahlâk açısından eleştiri konusu edilmişti. Söz konusu öykünün, toplumsal ahlâk için tehlike arz ettiği iddiası abartılıdır. Tam aksine, öykünün amacı, toplumun ahlâken olgunlaştırılmasıdır. Vaaz ve nasihat yöntemlerinden biri, muhatapları incitmemek için uç örnekler vererek, kendi yaptıkları ve olağan karşıladıkları kötülükler üzerinde düşünmelerini sağlamaktır. Mevlânâ’nın amacı bir yana bırakılsa bile, günümüzde Mesnevî’yi okuyanların sayısı azdan azdır. Onlar da, yaşını başını almış insanlardır. Onların, çocuklar ve gençler için gerçek bir tehlike olmaları nedeniyle RTÜK tarafından denetlenen televizyonlar tarafından uyarılmaya ihtiyaçları yok.

 

Notlar:

 

1. atv’de sunulan Ceviz Kabuğu programı birkaç hafta bu konuyu gündemde tutmuştu.

2. Haşim Söylemez, “Hoca yoksa Ahî Evran mı?”, Aksiyon, 03 Kasım 2001, Sayı: 361.

3. İbnü’l-Cevzî, Ahmak ve Dalgınlar Kitabı, çev. Enver Günenç, 2. b., İstanbul: Şûle Yayınları, 1998, s. 56.

4. A.g.e., s. 56, dn. 36.

5. A.g.e., s. 58.

6. Abdülkerim Özaydın, “İbn Bîbî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 19, ss. 379,381.

7. Ali Sevim ve Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, Ankara 1995, s. 472.

8. Mevlânâ, Mesnevî, C. 3, çev. Veled İzbudak, İstanbul 1990, s. 69.

9. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çev. M. Ülker Anbarcıoğlu, 5. b. İstanbul 1990, s. 9.

10. A.g.e., s. 102.

11. A.g.e., ss. 101, 102.

12. Bkz. Harold Lamb, Cengiz Han, İstanbul: Altın Kitaplar, 1989. Eserin farklı yayınevleri tarafından yapılmış, biri “Cengiz Han’ın Liderlik Sırları” adını taşıyan iki çevirisi daha mevcuttur.

13. John Keegan, Savaş Sanatı Tarihi, çev.: F. Doruker, 2. b, İstanbul: Sabah Yay., 1995, s. 157.

14. Ahmet Temir, Moğolların Gizli Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1948.