Müverrihûn Mikâil Bayram

Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren

Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren – Mikail Bayram

Yazan: Arif Çifci
Yazı Kaynağı: Haksöz Haber

Prof. Dr. Mikail Bayram’ın “Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren” kitabı Mevlana ve Mesnevi konusunda yapılmış en son araştırmalardan birisi olarak yayınlandı. Her ne kadar kitabın konusu Nasreddin Hoca ve Ahi Evren’in aynı kişiler olduğu iddiası üzerine kurulmuş olsa da asıl bizim dikkatimizi çeken husus Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışından hemen sonra Ahiler ve Türkmenler’le Mevlana ve Moğollar’ın nasıl karşı karşıya geldikleri üzerinde durulmasıdır. Moğolların Anadolu’yu işgali sırasında Mevlana ve çevresi Moğollar’la birleşerek Ahiler’e ve Türkmenler’e karşı savaşıyor, onlara karşı Mesnevi’sinde küçük düşürücü, alay edici, yerici hikayelere yer veriyor.

Mevlana Şems-i Tebrizi ile görüşmesinden sonra (1245-1265) yani 20 yılda Mesnevi’yi yazmıştır. Mesnevi’nin yazılış amacı siyasidir. O dönem Moğol zulmünü kabul etmeyen Ahiler ve Türkmenler hem Mevlana ve Mevleviler’e hem de onlarla birlikte hareket eden Moğollar’a karşı savaş açmışlardır.

Mevlana Celaleddin-i Rumî Mesnevi’sinde hikaye ve mesellerle dini, tasavvufi, felsefi görüş ve düşüncelerini anlatırken bir yandan da devrinde cereyan eden sosyal, siyasi ve kültürel olaylara değinmekte, siyasi muhaliflerle mücadele etmektedir. Moğol yanlısı Mevleviler’in karşısında yer alan Türkmenler şunlardır: Ahi Evren, Hacı Bektaş, Baba İlyas, Fahreddin-i Râzi’nin talebeleri Sadruddin-i Konevi ve son Abbasi Halifesi’nin oğlu ez-Zahir Billah gibi devlet ileri gelenleridir.

Mevlana Mesnevi’yi yazarken genellikle siyasi muhaliflerini yermek için örnek hikayeler şeklinde görüşlerini belirtmiştir. Fakat daha sonraları Anadolu’da Moğollar’la birlikte idareyi ele geçirince Mesnevi’deki direk hedef aldığı kişileri kamufle ederek Mesnevi’yi değiştirmiştir (s. 25). Böylece Mevlana’nın hücumlarına hedef olan şahıs ve kişilerin kimlikleri unutularak Mesnevi yazıldığı döneme hitap eden bir eser olmaktan çıkartıldı, çağlara hitap eden hikmetli sözler olarak algılanmaya başlandı. Örnek olarak “Kötü Huylu Debbağın (Dericinin) Hikayesi”nde Mevlana; Ahi Evren ve Sadreddin Konevi’yi işaret ederek onlarla alay etmiş ve onları kötülemiştir.

Mevlana’nın oğlu Alaüddin Çelebi babasının Moğollar’la işbirliği yapmasına karşı çıkarak Ahi Evren’le beraber Kırşehir’e gitmişlerdir. Kırşehir’de Ahiler Moğollar’a karşı isyan edince Moğollar’ın idarecisi Nureddin Coca Mevlana’nın oğlunu öldürtmüştür.

Alaüddin’in cenazesi Konya’ya getirilmiş fakat bütün ısrarlara rağmen Mevlana oğlunun cenaze namazını kılmamıştır.1

Mevlana “Kel Papağan Hikayesinde Fahreddin Razi’yi hedef göstererek akıl yürütme ve kıyas metodunu karşı çıkmıştır.2

Türkmenlerle Mevleviler in Tasavvuf Konusundaki İhtilafları

Bildiğimiz gibi Ahiler ve Türkmenler’in din anlayışı İslam öncesi samanlığının ve göçebe hayatının getirdiği yaşam biçiminin de etkisiyle şifahi bir kültür oluşturuyordu. Halk eklektik bir şekilde karma karışık kültürlerden oluşan bir din anlayışına sahipti. Bu din anlayışı kitabi olmaktan ziyade sözlü geleneğe dayanıyordu. Şeyhlerin ve tekkelerin kontrolünde içerisinde İslam’ın birkaç ritüellerinin yanında bir sürü Şamanizm ve Budizm kalıntılarını da bünyesinde barındırıyordu. Yunus Emre, Hacı Bektaş, Ahi Evren, Tapduk Emre ve Ahmet Yesevi’lerin getirdiği hurafelerle karışık bir din anlayışı o günkü şartların da etkisiyle maalesef halkın dini dünyasını oluşturuyordu. Türkmenler dışa dönük bir tasavvuf anlayışını benimsemişlerdir. Buna seyri süluki afaki de denir. Mevleviler ise içe dönük bir tasavvuf anlayışından hareketle seyri süluki enfüsi şeklinde bir anlayışla Türkmenler’den metodik olarak farklı düşünmektedirler. Kısacası birisi halkın yani avamın tasavvufu olurken diğeri de, ki bunlar Mevlana ve çevresidir, entelektüel havasın tasavvuf anlayışıdır. Türkmenler’in tasavvuf anlayışını Türkler’in İslam öncesi dinleri etkilerken, Mevlana ve çevresinde ise İran’ın İslam öncesi dinlerinin etkisi hakimdir. Aslında burada Türk kültürü ve İran kültürü çatışmaktadır. Her iki grup da konumlarını meşrulaştırırken dini ve tasavvufi anlayışlarını halk üzerindeki hakimiyetlerinin devamı için kullanmışlardır. Temelde bu iki grubun sahip oldukları din anlayışları kitabi olmaktan ziyade hurafelerle karışmış kültür İslamıdır. Net bir din anlayışı değildir. Ahiler ve Türkmenler kadın erkek karışık bir şekilde zikir ayinleri yaparken hem kadınlara hem de genç oğlanlara ilgi duymaları şeklinde dedikodular Mevleviler tarafından ileri sürülürken eserlerinde kendilerini savunmak zorunda kalmışlardır.3

Mikail Bayram’ın “Halk bu şekilde İslam’ı daha kolay anlıyordu” şeklindeki kanaatine katılmak mümkün değildir. Hayali menkıbelerle üretilen ibahiyecilikle suçlanan bu tasavvuf meşrebli din anlayışını Türkmenler’in yapısına uygundur diyerek onaylamak gerçek Kur’ani bir anlayışla bağdaşmaz. Bu görüşüne katılmadığımızı belirtmek isteriz.

Şemsi Tebrizi ve Mevlana’nın Tasavvufi Görüşleri

Mevlana, Şemsi Tebrizi’den önce babası Baha Veled ve Seyyid Burhaneddin Muhakkik’in öğrencisiydi. Daha sonra bir Kalenderi şeyhi olan Şemsi Tebrizi Mevlana’yı etkileyerek onun gerçek kimliğinin oluşmasını sağladı. Konya halkı ve Türkmenler Şems’e suikast düzenleyerek onu öldürdüler. (1247)

Kaynaklar Şemsi Tebrizi’nin Hululiye mezhebinden olduğunu söylüyor. Hululiye’nin ilk büyük etkili şahsı Hüseyin b. Mansur el Hallac’dır. Hallac’a göre Allah varlıklara ve insana hulul etmektedir. Enel Hak (yani ben Allah’ım) sözünü de bu felsefeye inandığı için söylemiş ve şeriat uleması tarafından din dışı kabul edilerek idam edilmiştir. Aynı şekilde Beyazıd Bestami de “Cübbemin içinde Allah’tan gayrı nesne yoktur” derken Allah’ın varlıkların ve insanın suretine girdiği inancına dayanmaktadır. Hristiyanlar da Hz. İsa’ya Allah’ın hulul ettiğini düşünerek onu ilah konumuna yükseltmişlerdir. Hallaç ve Beyazıd Bestami gibi mutasavvıflarda bu kanaattedirler.4

Ayrıca Ahmet Eflaki’nin anlattığına göre Şems, Kimya Hatun adlı bir cariye ile Mevlana tarafından nikahlanır. Bir gün Mevlana Şems’in ziyaretine gider, içeri girince Kimya Hatun’la sevişmekte olduğunu görür. Hemen dışarı çıkar. Biraz bekledikten sonra içeri girer. Yanında kimseyi göremez. Bunun üzerine Mevlana, Şems’e yanındakinin nereye gittiğini sorar. Şems şöyle cevap verir: “O senin gördüğün Cenab-ı Allah idi. Cenab-ı Allah’ın ne kadar sevgili bir kuluyum ki Kimya Hatun suretinde bana geldi.”5 der.

Şemsi Tebrizi bu hulul akidesiyle Mevlana’yı etkilemiştir. Muhammed İkbal de bunu belirtmektedir. Mesnevi’nin Mukaddime’sindeki “Ney Mesnevisi” de buna örnektir.

Mesnevi’de Beyazıd-ı Bestami ile ilgili bir olay anlatılmaktadır. Örnekler hayret vericidir. Beyazıd-ı Bestami hacca giderken bir adama rastlar. Adam ona nereye gittiğini sorar. Adam zamanın kutbu olarak tanıtılır. Hacca gittiğini söyleyince o kutup da ona: “Kabe bir bina olarak inşa edildiğinden beri Allah oraya bir defa olsun girmedi. Fakat benim kalbim olalıdan beri oradan hiç çıkmadı. O yolda harcayacağın parayı bana ver, yedi defa benim etrafımda dön, bu hacdan daha efdal olur. Allah benden ayrı değil. Beni görmek Allah’ı görmektir. Bana hizmet Allah’a kulluktur.” der.6

Mikail Bayram, Ahiler’in ve Türkmenler’in Mevlana’nın hulul akidesine karşı olduğunu belirtir. Onlardan farklı düşündüğünü anlatır. Aslında aralarında fazla bir farklılık yoktur. Her iki grup da aynı düşünceyi farklı metodlarla izah etmektedir. Burada da Mikail Bayram’ın görüşlerine katılmadığımı belirtmeliyim. Kavga aynı muharref din anlayışından kaynaklanan ve tasavvufla kendini savunan Türk kültürüyle, idareye hakim olmak isteyen Iran kültürünün müdavimlerinin saltanat kavgasıdır. Bu kavgada din adına ileri sürülen görüşler şamanist, budist, eski İran kültürünün izlerini taşıyan bulanık bir kültürdür.

Sonuç

27.04.2002 tarihli “Ceviz Kabuğu” programına telefonla katılan Mikail Bayram çok önemli bir konuya dikkatimizi çekerek olayı değerlendiriyor. Oradan aynen aktaralım: “Mevlana’yı bugün reklam eden, Mevlana’yı anlatan bizim yerli ulema değildir. Mevlana’yı Avrupalılar lanse ediyorlar. Çünkü Mevlana’nın felsefesinde emperyalizme yatkın insan yetiştirme Mevlana’nın hedefidir. O dönemde Moğollar Moğol emperyalizmine yatkın insan tipi yetiştiriyordu. Dolayısıyla Mevlana’nın felsefesi bu yönüyle Anadolu insanını Batı emperyalizmine yatkın hale getirme çalışmalarıdır. Bunu Nicolson iyi biliyor, bunu Anna Masalla iyi biliyor, Annamary Schimmel gayet iyi biliyor. Dolayısıyla Avrupalıların Mevlana’ya sahip çıkmaları Anadolu’yu sömürgeleştirme felsefesinin bir uzantısıdır.”

Buradaki görüşlere katılmakla beraber eksik olan bir kaç hususu da biz ekleyerek olayı değerlendirelim. Yukarıda Mevlana’yı reklam edenlerin sadece Avrupalılar olduğunu, yerli ulemanın bu reklamı yapmadığını söylüyor. Halbuki Mevlana’yı Avrupalının yanısıra bizim yerli ulema da aynı reklamı maalesef bilinçsizce sürdürmektedir. Savunmacı ve tarihi hamasetle yad eden bu bilinçsiz yerli ulemanın yanında yerli sömürgeciler de Mevlana’yı yüceltmektedirler. Dün ezanın Arapça okunmasına tahammül edemeyen, dini ritüelleri yasaklayan CHP tek parti zihniyeti Mevlana’nın ve Şemsi Tebrizi’nin kitaplarını basarak halka dağıtırken; bugün de, başörtüsüne tahammül edemeyen Kültür Bakanlığı, Mesnevileri cilt cilt basmaktadır. Acaba neden, hiç düşündük mü! Fuat Köprülü’ye Yunus Emre, Ahmet Yesevi gibi mutasavvıfları araştırma görevi veren İslam düşmanı Ittihad ve Terakki değil miydi! Kur’an İslam’ı olmasın da ne olursa olsun zihniyetini bizlere benimsetmek isteyen İslam düşmanlarını anlamak mümkünken yerli ulema geçinen geleneksel ve muhafazakar çevrelerin Yunus Emre ve Mevlana aşıkı olmaları, basiretsizlikten öte neyi ifade etmektedir! Sovyet Rusya’da kominizm çökmeye başlayınca UNESCO’nun aklına hemen Ahmet Yesevi yılını ilan etmek acaba nereden geliyor! Amerika ve Avrupalıların direktifiyle Türkiye üniversiteleri yeni keşfetmişler gibi Ahmet Yesevi ve Yunus Emre sempozyumları, panelleri düzenliyorlar. Arkasından Türki cumhuriyetlerde Ahmet Yesevi Üniversitesi kuruluyor. Türk-İslam sentezi; uzlaşmacı, hurafeci, eklektik bir din anlayışıdır ve onun savunucuları yerlilik ve ulusçuluk adına bu kişileri kutsayabilirler. Ama artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Rasul’ün önderliğinde, Kur’an’a dayanan tevhidi bir İslam anlayışı karşısında uzlaşmacı, eklektik ve sömürgeci bir din anlayışı tutunamayacaktır.

Dipnotlar:

1- Geniş bilgi için bkz. Doç. Dr. Mikail Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, s. 56-57.

2- Mesnevi 1, s. 15-18.

3- Fevaid-i Şeyh Evhadü’d-din Kirmani, Ayasofya (Süleymaniye) Ktb. Nr. 2910 yp. 93b.; Yunus Emre Divanı 1, Kadri Timurtaş, s. 148.; Ibnül Cevzi, Telbisu İblis, s. 369-370.

4- Hucviri, Keşfü’l-Mahcup, 5. 334-338.

5- Ahmed Eflaki, Menakibü’l-Arifin II, 636-637.

6- Mesnevi II, 270, 272.

http://arsiv.kitaphaber.net/tarihin-isiginda-nasreddin-hoca-ve-ahi-evren-mikail-bayram/