Müverrihûn Mikâil Bayram

Mevlana’yı eleştirmek

Mevlana’yı eleştirmek

Düşünce ve ifade özgürlüğüne kısıtlamalar getirme teşebbüsü sadece devletlerden gelmiyor. Sivil alanda da ciddi kısıtlamalar söz konusudur. 

Tabii ki devleti eleştirmemiz ve özgürlük alanlarımızı genişletmeye çalışmamız hakkımız, ama işin temeline doğru kazı yaptığımızda toplumsal hayatta, sayısız sivil alanında da insanların, kendi ölçeğinde otoriter devlet gibi hareket ettiklerini görürüz. 

Devletlerin ceza kanunları var; sivil alanda yetki sahiplerinin de kendilerine özgü yöntemleri, sansürleri var. Belki de devlet, bizim özel ve sivil hayatımızdaki temel tutumlarımızın piramidin üstüne doğru yöneliminin bir sonucu olarak kendini merkeze almakta, herkese hukuku aşan sınırlar tayin edebilmekte ve bazen haksız yere cezalandırmalara gidebilmektedir. Yönetimler, yönetilenlerin aynası ve ürünüdürler. 

Son zamanlarda basına da yansıyan ilginç bir inceleme yukarıda anlattıklarımıza iyi bir örnek teşkil etmektedir. Selçuk Üniversitesi, “Mevlana Celaleddin Rumi’yle ilgili düşünce ve iddialarından dolayı Prof. Dr. Mikail Bayram’ın çalışmaları hakkında bir inceleme başlatmış” (Zaman, 30 Kasım 2005). Mikail Bayram, belgelere dayandırdığı çalışmalarında Mevlana’yla ilgili önemli iddialarda bulunuyor: Rumi’nin zamanın Moğollarıyla iyi ilişkiler içinde olması, Nasreddin Hoca’yı öldürttüğü gibi iddialar. Bu iddialar önemlidir, mukabil araştırma ve çalışmalar bu iddiaları ya çürütür ya destekler. Ama başka bir şey de yapılamaz. Meselenin içyüzü her ne ise, bir üniversitenin 700 küsur sene önceki bir olayın kritiğiyle ilgili heyet kurdurup inceletme başlatması sivil alandaki totalitarizmin ne kadar derinlere kök saldığını gösteriyor. İddiaları ne olursa olsun Mikail Bayram’a karşı “Bu konuları ne diye araştırıyorsun?” diye bir kampanya başlatmak kabul edilemez. 

Demek ki, bu zatların elinden gelse Mevlana ile ilgili de yasakçı bir kanuni düzenleme yapacaklardır. Celaleddin Rumi önemli bir zattır, tasavvufun, İslam irfan mirasının önde gelen şahsiyetlerinden biridir. Bunda hiç kuşku yok. Ama yine de hayatında ve düşüncelerinde eleştiriye açık noktalar yok mu? Peygamber gibi masum olmadığına göre onun da isabet ettiği ve yanıldığı hususlar vardır. Mevlana beşerüstü bir varlık, insani her tür olumsuz duygudan yoksun değildi, sadece hoşgörü ve sevgiyle de yaşamıyordu. Yasin Aktay’ın işaret ettiği üzere (Yeni Şafak, 5 Aralık 2005) Mesnevi’de müstehcen beyitler, aslında Rumi’nin muhaliflerine karşı yaptığı bir tür eleştiri tarzıdır. İnsan için en yüksek erdem Hakikat sevgisidir. Bu yüzden önyargılarımızdan mümkün mertebe arınmaya çalışarak Hakikatin peşinde olmamız lazım. Bu çerçevede Mevlana ile ilgili üretilen birtakım “efsaneler”i masaya yatırmanın zamanı geçiyor. Mesela bunlardan bir tanesi “Gel, yine gel, her ne olursan gel!” diye başlayan meşhur şiirdir. Bu Mevlana’ya ait değildir, İslam inancı açısından sorunludur. İranlı Ebu Said Ebu’l-Hayr’a (öl. H. 440) ait bu şiiri ısrarla Mevlana’ya aitmiş gibi gösterip etrafında hümanizm, sulu dindarlık, ciddiyetsiz mensubiyet geliştirmenin ve Mevlana’yı böyle boş bir söylemin merkezine oturtmanın anlamı nedir? 

Tekrar edeyim, Mevlana büyük bir zattır, ama İslam ondan ibaret değildir. İrfan, ilim, sanat ve tefekkür tarihimizin yüzlerce Mevlana’sı vardır. Hem İslam sadece Mesnevi okunarak da anlaşılamaz, o bir veçhesini anlatmaya çalışır. Tarih boyunca ve bugün binlerce alim, fakih, muhaddis, müfessir, kelamcı, sufi ve mütefekkir İslam’ın gür, berrak ve bereketli nehrini beslemiş, elan beslemeye devam etmektedir. Hepsinden önemlisi kaynağın başında Allah’ın Elçisi (sas) vardır. “Ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammet Mustafa’nın ayak tozuyum” diyen de Mevlana’dır.

Ali Bulaç(Zaman Gazetesi-17 Aralık 2005)